Sesimiz duyulmuyor

TOBBDışişleri'nin yıllardır parasızlıktan yapamadığı bir şeyi yaptı...

TOBBDışişleri'nin yıllardır parasızlıktan yapamadığı bir şeyi yaptı: Amerika'nın ünlü düşünce merkezleri olan 'Brookings Institute' ve CSIS ile ortak çalışmalar başlattı. Brookings ile ilk toplantı 26 Haziran günü Türkiye, ABD ve AB üçlüsünün ilişkileri konusunda Vaşington'da yapıldı. Konuşulanları kişilere atfen nakletmek yasak. Bu nedenle geçen yazımla başladığım bazı izlenimlerimi özetlemekle yetineceğim.
Türkiye'yi yakından tanıyan entelektüel yetenek sahibi bir Amerikalı mealen şöyle bir değerlendirme yaptı: Irak savaşı öncesinde Türkiye'ye ilişkin politikamız Türkiye'nin stratejik konumundan etkilenirdi. Bizim için olağanüstü önemde olan bu konumdan yararlanma imkânını kaybetmemek için Türkiye'nin dış politika taleplerine karşı çıkmazdık. Görüşlerimizi kabul ettirmek için bir noktanın ötesinde baskı yapmazdık. Irak savaşının sonunda durum değişti. Türkiye'nin stratejik konumuna eskisi kadar bağımlı değiliz. Artık Türkiye dış politikasını stratejik yerine dayanarak savunamaz. Her ülke gibi, sorunlara ilişkin tutum ve görüşlerinin barışçı ve çözümden yana olduğunu kanıtlamak zorunda. Diğer taraftan Türkiye uluslararası ilişkilerde eski ağırlığına kavuşmak istiyorsa, AB üyeliğinden
bağımsız olarak, iç sorunlarını çözmüş, ekonomisi sağlam zeminde hızla büyümeye başlamış, demokrasisi gelişmiş, (Fransa, İngiltere gibi) modern bir ülke olmalı. (Bu fikri reddedebilir misiniz?)
Türkiye'nin stratejik öneminin bitip bitmediğini bırakalım. Amerikalı'nın söylediklerinden, ilk olarak, bugüne kadarki dış politikamıza stratejik yerimizden dolayı tahammül edildiği gibi sonuç çıkıyor. Yani stratejik önemimiz olmasa, Kıbrıs, Ege, Ermeni olayı, AGSP, Kuzey Irak vb. sorun alanlarına ilişkin dış politikamız kabul edilemez nitelikte. Buna ekonomik durumumuz dolayısıyla dış kaynak ihtiyacımızı ve dış müdahale konusu olan Güneydoğu sorununu da ekleyebiliriz.
Oysa Türk dış politikasını yapanlar, 'Stratejik önemimiz dolayısıyla, aslında istenemeyecek taleplerde bulunalım' diye bir düşünce içinde hiç olmadılar. Onlar esasen makul ve mutedil görüş ve tutumlar oluşturduklarını; ancak, giderek azalmakla beraber, Batı'da Türkiye'ye karşı var olan tarihi önyargı ve rakiplerimize dönük sempati dolayısıyla tezlerimize itiraz edildiğini düşünürler. Meğer dış politikamıza karşı bizim haksız bulduğumuz tepkiler dahi, stratejik önemimiz nedeniyle yumuşatılırmış. Öyleyse ileride çok daha sert tepki ve baskılarla karşılaşacağız demektir.
Görünüşün aksine bu yeni durum pek sakıncalı olmayabilir. Bakın nasıl!
Önemli bir uluslararası kuruluşta çalışmakta olan bir Türk, Türkiye'nin dış politikada sesini duyuramadığını söyledi. Türklerin anlatma özürlülüğü gibi, bu açıdan herkesin bildiği eksiklerimizi sıraladı. Bir müdahale üzerine, Türkiye'nin muhataplarının da dinleme ve duyma sorunları olduğunu kabul etti. Ama ortada çok ciddi bir iletişim sorunu olduğu açık.
Yani Irak savaşından önceki dönemde, tüm stratejik önemine rağmen Türkiye dış politikada derdini anlatamıyor, muhatapları da onu en azından yeterince duymuyorlardı.
Galiba stratejik önemi olan bir müttefiki kaybetmemek için sürekli zoraki anlayış gösterme mecburiyeti, dinlemeye ve anlamaya çalışma isteğini yok etti. Duyulmayan da anlatma yeteneğini yitirdi. Bir süre sonra karşıda dinlemeden ve anlamadan itiraz etme eğilimi belirdi. Ama fazla bir tepki de gösterilemedi. Kısırdöngü olumsuz birikim yaratarak devam etti.
Bu durum toplantıda benim de başıma geldi. Kıbrıs'ta Annan Planı'nın neden uygulanamayacağını kısaca anlattım. Bekledim ki 'Peki o zaman sorun nasıl çözümlenecek' diye sorulsun. Bir soru gelmediği gibi, AB temsilcisi, etnik gruplara çok iyi baktıklarını; Türklerin AB içindeki geleceğinden kuşku duymamamız gerektiğini söyledi.
Yani Türkiye'den alternatif çözüm önerisi beklenmiyordu.
Irak savaşı ile stratejik değerimizin azalması sonucunda, dış politikaya ilişkin görüşlerimiz duyulmaya başlarsa pek kaybımız olmaz herhalde.