Sevinebiliyor musunuz?

Saddam rejimi devrildi. Zalim bir diktatörlüktü. Komşularına saldırmıştı vb. Kolay devrildi.

Saddam rejimi devrildi. Zalim bir diktatörlüktü. Komşularına saldırmıştı vb. Kolay devrildi. Ölen masum sivillerin sayısı Afganistan'dakinin dörtte biri civarında kaldı. Ölen ya da şehit olan asker sayısı da aslında düşük sayılabilir. Körfez Savaşı ile kıyaslandığında Irak'ın altyapısına verilen zarar da hafif oldu.
Anglosakson güçlerin Irak'a çıktıkları andan itibaren bekledikleri, kurtarıcı olarak karşılanma merasimi, üç haftalık bir gecikmeyle geldi. Irak 'halkı' kendilerine özgürlük getirenleri 'bağrına basmaya' başladı.
Amerikan yetkililer hem halktaki bu tavır değişikliği hem de ciddi direnç görmeden Bağdat'ı kontrol altına almış olma nedeniyle çok rahatladılar. Basın toplantılarında sevinçlerini gizleyemiyorlar. Tarafsız olması beklenen gazetecilerle birlikte şakalaşıp gülüyorlar. Sun Tsu'nun galibiyet sevinci aleyhine söylediklerini hatırlamıyorlar.
Ümmü Kasr ile başlayan ve Irak'ın güneyinde uzun süre devam eden direncin etkisinde (ben dahil) kalanların bir kısmı, Bağdat yenilgisinin ardından, asıl sorunun Irak'ı yeniden yapılandırma süreciyle şimdi başladığını yazıyorlar. Toplumun en azından bir kesiminin mücadeleyi sürdüreceğini düşünüyorlar.
Bağdat'ın neden bu kadar kolay teslim olduğu bilinmiyor. Ünlü Cumhuriyet Muhafızları beklenen direnci göstermediler. Belki komuta kontrol yapısı ağır bombardımanla dağıldı. Belki Bağdat'ın güneyinde açık alanda tertiplenen savunma hattı, Körfez Savaşı'nda yapılan hata gibi, Amerikan hava hâkimiyeti tarafından imha edilmeye terk edildi. Belki Iraklıların savaşta umutları yitirme eşiği sanılandan aşağıydı. Belki de savaşanlar vatanı savunmayla Saddam rejimini savunma arasında fark olduğunun bilincine varıp, gerçekten özgürlüğü seçtiler.
Nedeni ne olursa olsun, vatanını ve bağımsızlığını savunamayanların, başkalarının savaşla getirdikleri özgürlükleri koruması da pek mümkün değilmiş gibi görünüyor. Dün ellerinde silahlar Saddam için tempo tutanların şimdi heykellerini yıkmaları, yerlerde sürükleyip vurmaları, fotoğraflarını yırtıp ezmeleri, özgürlük kutlamasından ziyade, onur dozu düşük bir galibe yaranma gösterisine benziyor. Ülkenin bu hazin durumuna rağmen insanların derdinin yağmalamak olması infial yaratıyor. Hele hele Amerikan askerlerinin elini öpmeye varan tavırlar, ölen ve yaralanan sivillerin ekrana yansıyan görüntülerine bakmaktan da zor, hatta mide bulandırıcı manzaralar niteliğinde. Bu tablodan sivil, demokratikleşebilecek bir yeni rejim çıkarmak sanki imkânsızmış gibi görünüyor. Milletleşememiş toplumların dikta rejimine layık olup olmadığı sorusunu akla getiriyor.
Dünya televizyonlarında sürekli tekrarlanan bu sahnelerin diğer ülkelerdeki Arapların özsaygılarını tahrip etmesi, yaşama ve mücadele gücünü azaltması ihtimali var. Bu ruh halinin ilk sonuçları Filistin'de görülebilir. Arafat'ın yerine fiilen geçirilen yeni başbakan, Sharon'un şartlarına uygun bir 'barışı' kabul edebilir. Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesi ve oğul Esat rejiminin demokratik bir seçimle düşürülmesi sağlanabilir. Arap elitleri halk kitlelerine dönük güven ve saygılarını yitirince, demokrasiden ziyade otoriter modelleri tek çıkar yol olarak görebilirler.
Türkiye'de Müslüman dayanışması veya ümmet anlayışıyla Amerika'nın Irak'a yaptığı harekâta karşı çıkanların öngördükleri politika iflas etmiş görünüyor. Vatanını ve bağımsızlığını savunanlara karşı Amerika'nın harekâtına katılmak büyük pişmanlık yaratabilirdi. 'İşgalci' karşısında kendisini böylesine alçaltabilenler için Türkiye'nin Kuzey Irak'taki çıkarlarını feda etmenin hiçbir haklı nedeni hatta anlamı olmadığı şimdi anlaşılıyor. Ama iş işten geçti. Yanlış politikanın zararlarını Kerkük'teki gelişmelerde görmeye başladık. Zararı azaltmaya çalışmalıyız. Ancak yanlış politika bizi akıl ve hesap dışı tehlikeli maceralara sevk etmemeli. Irak'taki gelişmeleri denetleme imkânını kendi 'milli' irademizle kaybettik. Sonuçlarına milletçe katlanacağız. İç siyasi sonuçlarına da katlanacaklar olacak.