Sınırların kalkması

Kıbrıs'ta iki tarafı ayıran sınırın kalkması göründüğünden çok daha fazla şeyi değiştirdi.

Kıbrıs'ta iki tarafı ayıran sınırın kalkması göründüğünden çok daha fazla şeyi değiştirdi. Sınırlar devlet egemenlik alanlarını ayırır. Ama geçilmesi yasak sınırlar hem düşmanları ayırır hem de zayıfın güçlüye karşı korunmasını sağlar. İki düşmanın yasaklı ortak sınırı açmalarıysa ancak barışla mümkün olur. Oysa tarihte ilk kez, barış yapılmadan, küçük ve zayıf taraf, 1963-74 arası 11 yıl kendisine mezalim yapana ve 1974'ten bu yana da kendisini tanımayarak yok sayana sınırı tek yanlı olarak açtı.
Psikolojik açıdan devlet sınırları, insanın beden sınırları gibi, kimliğin sınırları olarak algılandığından, her sınır açılması ilgili taraflarda kimlik krizine neden olur. Berlin Duvarı'nın yıkılması hem doğu, hem batıdaki Almanlarda böyle bir kriz yaratmış; ortak kimliklerini 'yeni - ırkçılık'la yabancılara karşı yeniden tanımlamalarına yol açmıştı.
Rumların da ciddi bir kimlik krizine girdikleri görülüyor (Bkz. 24 Mayıs tarihli Radikal, s. 3, Kıbrıs Rum psikiatrist Takis Evdokas'ın analizi). Bu, doğal. 1974 müdahalesinde yenilen ve evlerini barklarını terk etmek zorunda kalan Rumlar açısından sınırın ötesindeki 'düşmanın' 'kötü, geri, kaba, budala vb.' olarak tanımlanması, kendi 'iyi, mazlum, uygar, üstün' kimlikleri için gerekliydi. Bu amaçla 11 yıl boyunca Kıbrıs Türklerine yaptıkları mezalime 'amnesia' uyguladılar, yani unuttular. Kıbrıs sorununu 1974 müdahalesiyle başlattılar. Sadece kendilerinin acı çektiği mitini oluşturdular. İçine girdikleri mağduriyet duygusu haklı oldukları inancını yarattı. Uluslararası toplumca tanınmaları bu inancı pekiştirdi. Kuzey'deki Türklerin 'kötü' olduklarından hak ettikleri sefalet içinde süründüklerini düşleyerek, 1974'ün intikamını fantezi düzeyinde aldılar. Kazancakis gibi kozmik olarak tüm kötülüklerin kaynağı saydıkları Türklerin ve onun 'özü' Türk ordusunun istilası altında Kıbrıs Türklerinin de inlediğini düşündüler, vb.
Sınırın açılması ve gerçeklerle yüzleşmeleri bu hayal dünyasının yıkılmasını sağladı. Karşılarında normal bir halk var. Rumları ne büyültüyor ne de küçültüyor. Devletlerine, topraklarına, evlerine ve garantiye sahip olduklarından kendisini güvende hissediyor. Buna rağmen 11 yılın travmasını bilinçaltına iten bu halkın Rumlarla karşılaşması, acılı geçmişin hatıralarını canlandırabilir.
Sınırın açılması insanların serbest dolaşımını sağladı. Bundan geriye dönülemez, dönülmemeli de. Ama şimdi de insanların akşam koşarak geri dönmelerine açık, bir kilo malın bile geçişine kapalı garip bir sınır ortaya çıkıyor. Kuzeye giden Rumlara kendilerinden alınmış otellerde kalmaları, terk ettikleri topraklarda üretilen ürünleri satın almaları,
'İşgale meşruiyet kazandırır' gerekçesiyle yasaklanıyor. Oysa Rumların 1963-74 arasında anayasal düzeni ilga ettikleri, 103 köyü yıkarak Türkleri adanın yüzde 3'üne tıktıkları, işsiz, aç biilaç bıraktıkları, öldürüp yaraladıkları dönemde inşa ettikleri hiçbir otel, işledikleri hiçbir tarla, kurdukları hiçbir fabrika, yaptıkları hiçbir konut meşru bir mülkiyet hakkı yaratmaz. Bu gerçeğin bugüne kadar ortaya çıkmamasının nedeni, Kuzey'den henüz kimsenin mahkemeye başvurmamış olması.
Bu aşamada ilk iş olarak kuzeyle güney arasında mal mübadelesini imkân ölçüsünde serbestleştirmek gerekiyor. Ada içi ticaret sorunu halledildikten
sonra Kuzey'in dış ticareti üzerindeki ambargonun kaldırılmasına sıra gelecek. Ticaretin serbestleşmesi bir devletin tanınmasını sağlamıyor. Ambargonun kalkması her şeyden önce Kıbrıslı Türklerin insan haklarıyla ilgili. Tayvan da devlet olarak tanınmıyor, ama dünyanın her ülkesiyle ticaret yapabiliyor. Çin tanınmasını önlemek için Tayvan'a ambargo koydurmaya kalkışmıyor.
4 Haziran'da AB'nin ambargo konusunda alacağı karar eski engelleri başka biçimde önümüze getirmemeli. Bu konuya insani bir çözüm bulunması, çözüme ilişkin diğer adımların atılması için 'olmazsa olmaz' şart.
Ambargo kalkarsa iki şeyi daha açık anlayacağız: AB bizi gerçekten üye yapmak istiyor. Yunanistan da Kıbrıs sorununun çözümünde samimi.