Sorunun aslı (2)

17 Temmuz günü TÜSİAD-Boğaziçi Üniversitesi'nin 'Annan Planı' hakkında tertiplediği toplantıda özetle aşağıdaki görüşleri ifade ettim.</br>Kıbrıs'ta çözüm hukuktan ve tarihten soyutlanamaz.

17 Temmuz günü TÜSİAD-Boğaziçi Üniversitesi'nin 'Annan Planı' hakkında tertiplediği toplantıda özetle aşağıdaki görüşleri ifade ettim.
Kıbrıs'ta çözüm hukuktan ve tarihten soyutlanamaz. Hukuki yaklaşım 1960 anlaşmalar sisteminin Kıbrıs Türkleri ve Türkiye'ye verdiği hakların yeni çözümde korunmasına dayanıyor. 'Hukuk önemsiz. İhtilaf siyasi. İleriye bakalım' savlarıyla Türk tarafının hakları yok edilemez.
Tarihi bakış, 1963'te Türklerin ortak devletten atıldıkları; 1963-74 arasında Rumların 'insanlığa karşı suç' oluşturan yoğun fiilleriyle karşılaştıkları; 1974'te 'enosis'i gerçekleştirmek amacını taşıyan darbeye karşı Türkiye'nin müdahaleye mecbur edildiği gerçeklerinden oluşuyor. GKRY'nin uluslararası toplumca tanınmış olması ve Yunanistan'ın baskısıyla AB'ye girmesi bu gerçekleri değiştiremez. Sorunu yaratan olayların hepsinden Rum/Yunan tarafı sorumludur ve çözüm, sadece bu olayların tekerrürünü önlemeyi değil, bu olaylardan dolayı Kıbrıs Rumlarının aleyhine unsurlar da içerebilir.
1968-95 arasında toplumlararası müzakereler, Kıbrıs'ın çözümden önce AB üyesi olmasını öngörmemişti. AB'nin bu politika değişikliği Kıbrıs sorununda, moda deyişle, bir paradigma kayması doğurdu ve aynı zamanda Garanti Antlaşması'nın 1 ve 2. maddelerini ihlal anlamına geldi. Hukukun üstünlüğü iddiasındaki AB, Kıbrıs'ın üyeliği konusunda BM Güvenlik Konseyi aracılığıyla Lahey UAD'ının görüşünü isteyebilirdi, istemedi (BM Şartı, Mad.96.1)
Bu politikasıyla AB, müzakerelerde ödün verme zorunluluğunu sadece Türk tarafına yükledi; çok sayıda sıkışık takvimle müzakerelerin başarı şansını azalttı; sorunun çözümlenememesi halinde, Kıbrıs sorunuyla kıyaslanamayacak kadar büyük bir risk olan, Türkiye'nin yalnız AB değil Batı dışında da kalması ve Doğu Akdeniz'de barış ve güvenliğin altüst olmasının sorumluluğunu da yüklendi.
Kıbrıs'ta çözüm, küçük toplumun büyük topluma karşı korunması olarak özetlenebilir. Bir varsayım olarak bağımsız ve egemen KKTC korunarak Rumlarla yan yana AB içine girse bile, AB mevzuatının özgürlükleri genişletici ve ekonomileri bütünleştirici özelliği nedeniyle, çok kısa zamanda kendisinden 16-17 kat büyük Rum ekonomisinin hâkimiyetine girer ve tasfiye olur. Dolayısıyla, Annan paketinin önerdiği mekanizmaların dengeli olup olmadığı değil, Kıbrıs Türklerini korumaya yetip yetmeyeceğini irdelemek gerekiyor.
Buna verilecek cevapsa maalesef olumsuz.
Kıbrıs Türklerinin kendi kaderini tayin hakkının sonucu
olan 'egemen eşitlik' hakkının Annan paketinde şekli niteliğe indirgenmiş olmasını bir yana bırakıyorum. Paket devlet sisteminde İsviçre'den esinlenmiş. İsviçre 'homojen federalizm' kategorisine giriyor. Yürütme ve yasamanın önemli kararları alması için gereken Türk tarafının asgari oy sayıları 'etnik koruma önlemleri' olarak yetersiz. Bu nedenle 'asimetrik federalizm' olan 1960 Anayasası'nın başkanlık veto sistemi ve yasamada iki tarafın ayrı oylama yöntemine dönülmesi gerekiyor.
Kuzeye çıkacak ve emlakı iade edilecek Rumların sayısı abartılmasa dahi o kadar önemli ki, iki bölgelilik tümüyle anlamını kaybediyor.
Annan paketinde Kıbrıs Türklerine sağlanacak istisnai koruma hükümlerinin AB içinde AB mevzuatı tarafından çok kısa zamanda aşındırılması mümkün. (Bu konu ayrı bir yazıda ele alınacak)
Kıbrıs üye olmakla, Garanti Antlaşması 1 ve 2. maddelerine aykırı olarak, AB ve bu arada Yunanistan ve İngiltere ile 'siyasi ve ekonomik' birlik kuruyor. Pakete göre Türkiye yeni çözüm çerçevesinde bu 'birliği' garanti etmek gibi bir yükümlülük altına giriyor. Yani garanti sistemi absürdleşiyor.
En önemlisi, Kıbrıs'ın üyeliğiyle birlikte 1960 sisteminin 'en ziyade müsaadeye mazhar ülke' ilkesi çerçevesinde, Türkiye'nin diğer iki garantör kadar Kıbrıs üzerinde hak sahibi olması ve bu yolla Kıbrıs Türklerini koruması imkânı ortadan kalkıyor, meydan Yunanistan'a kalıyor.
Türkiye'nin üye olmadığı bir AB'ye Kıbrıs'ın Annan paketi çerçevesinde üye olması halinde Kıbrıs Türklerinin neden korunamayacağı herhalde anlaşılıyor, değil mi?