Tahribat ve maliyet

AB üyelik sürecinin maliyeti Türkiye için çok yüksek oldu. Kıbrıs ve Ege'de de AB'nin istediği olursa tahribat artacak.

7. paketin çıkmasıyla Kopenhag Siyasi Kıstasları'nın yerine getirilmesinde nihai adım da atılmış oldu. Şimdi AB Komisyonu'nun eylül ayında hazırlayacağı yıllık olağan rapora bu ilerlemelerin nesnel bir biçimde yansıtılması gerekiyor. Eğer AB, üyeliğimize asgari hak ve adalet duygularıyla yaklaşabilirse, 'sürecin tamamlandığı' cümlesini çok görmez.
Yaptığımızı satamamak bir yana, değerini bile takdir edemediğimizden midir, aşırı tevazudan mıdır, yoksa karşımızdakini idealize etmemizden midir bilinmez, Sn. Gül, 'artık' 'kâğıt üzerinde', AB standartlarını
'asgari' düzeyde karşılayan bir demokrasimiz olduğunu ifade ediyor. AB'den, dillerinde bile olmayan bir 'estağfurullah' beklemiyordur herhalde. Buna mukabil Sn. Erdoğan'ın bir vesileyle AB'nin bize diğer adaylarla eşit davranmadığını söylemesi iyi oldu.
Şimdi daha iyi anlaşıldığı üzere, Kopenhag zirvesi, bırakın 5 ve 6. paketi, 4. paketten sonra, giriş müzakereleri için bu yılın ikinci yarısında bize bir tarih verebilirdi. Böylece biz üye olmadan Kıbrıs'ı üye yapma çabalarının yol açtığı kuşkular da azalır, çözüme daha olumlu bakma imkânımız doğardı.
Ancak son paketten sonra da AB'den ikircilikli sesler gelmeye devam ediyor. Verheugen 'özel statü'nün bizim için daha uygun olacağını söyledi. Berlusconi'nin üyeliğimiz lehine sözlerine, Prodi yanıt mahiyetinde olumsuz laflar etti. Aslında bu iki yüksek sorumlu, üyeliğimize karşı çıkmaktan ziyade, ulaştığımız bu ileri aşamada dahi, giriş müzakere tarihi alamayabileceğimiz, yani üyelik sürecimizin durdurulabileği yolunda bizi uyarmak istiyor olabilirler. Üyeliğimizin önündeki engelin Kıbrıs ya da
Ege ile ilgili olmayabileceği izlenimi veriyorlar.
Bu şartlarda paketlerin uygulanması sorun niteliği kazanabilir. Uygulamanın izlenmesi, bazı arızi olayların büyütülmesine imkân vererek müzakerelerin açılmaması için mazeret olarak kullanılabilir. Türkiye'yi AB'de istemeyen güçler, PKK'nın da geri dönüşüyle Kürt sorununun siyasileşmesini teşvik edebilirler. Ortaya çıkacak cehennemi ortamda giriş müzakerelerini başarıyla yürütmek çok zorlaşabilir.
AB üyelik süreci Türkiye için son derece yüksek maliyetli oldu. AB'nin parlamentosu, basınının ve sivil toplumunun önemli bir kesiti, bazı üye ülkeleri ile emeklisi ve aktifi bazı siyasetçileri Türkiye'yi her konuda en ağır biçimde yıllarca eleştirdiler. PKK'dan Kıbrıs sorununa, oradan Ermeni 'soykırımı'na, AGSP'ye, Kuzey Irak'a vb. hep bizi haksız buldular. Son olarak da Cumhuriyet'in ve dolayısıyla kimliğimizin temeli olan Kemalizm'i AB üyeliğinin, hatta demokrasinin önünde ana engel olarak sundular. Allah bilir, Irak Savaşı olmasaydı, 4 Kasım'da iktidara gelen AKP'yi de aşırı dinci olarak gösterip, AB içinde yerimiz olmadığını ispat sadedinde kullanacaklardı.
1987 üyelik başvurumuzdan bu yana süregelen bu muamele toplum üzerinde büyük psikolojik tahribat yaptı.
57. hükümette AB'den sorumlu Sn. Yılmaz'ın AB ile yegân yegân müzakere ve mücadele etmek yerine, oy amacıyla AB şampiyonluğu yapması ve sürekli Türkiye'yi kusurlu bulması, değil Türkiye çapında geniş bir mutabakat oluşturmayı, koalisyon hükümetini bile böldü. Medyada güçlerinin üstünde temsil edilen eski sol/yeni liberal yazarların AB'ye ideolojik bağnaz desteği, bu bölünmeyi çatışmalara gebe tehlikeli bir boyuta çıkardı.
Şimdi hükümetin düşündüğü gibi, KKTC seçimleri sonunda Denktaş karşıtı güçlerin istediği çözüm sağlanır da Kıbrıs'ın tümü biz olmadan AB üyesi olursa, Ege'de 12 mili kabul zorunda kalırsak, uygulama derken bölücü siyasi mücadeleye batarsak, mevcut tahribat hiç mertebesinde kalacak.
Aslında akıllı, yani AB üyeliğinin ancak mücadeleyle olabileceğinin bilincinde bir politika bu duruma düşmemize imkân vermeyebilirdi. Öte yandan, az bir ihtimal de olsa, hükümet bu yüksek riskli yolu selametle tamamlarsa kuşkusuz bize sadece kendisini kutlamak düşecek. Ama önemli tek bir konudaki başarısızlık dahi AKP'yi siyasi akım olarak sona erdirmeye yetebilecek.