Tehlikeli gidiş

Malatya'daki vahşet mazur görülemez. Rahip Santoro ile başlayıp Hrant Dink suikastıyla süren cinayet dizisi devam ediyor.

Malatya'daki vahşet mazur görülemez. Rahip Santoro ile başlayıp Hrant Dink suikastıyla süren cinayet dizisi devam ediyor.
Bu durumda güvenlik güçlerinin neden özel önlemler almadığını anlamak mümkün değil.
Batı kamuoylarının bu tür olaylara nasıl baktığını biliyoruz. Bir olaydan hareket ederek bir halkın tümünü barbar diye suçlamak eğilimindeler. IHT'de örneği görüldüğü gibi, Ağca'nın da Malatya'dan çıktığı; Ermeni tehciri sırasında en büyük katliamların burada yapıldığı; sorumluların milliyetçiler olduğu yazılıp çiziliyor. Bu yazılara bazı Türkler de yardımcı oluyor.
İmaj kuşkusuz önemli. Ama suçun şahsiliğini bir yana bırakıp, tüm ülkenin suçlanması kabul edilemez. Oysa bir grup köşe yazarı, 'dünya' kamuoyunun tepkileri karşısında kendilerini adeta yerden yere atmaya başladılar. Aynı yazarların suçu milliyetçilere/ulusalcılara, CHP'ye, Sn. Rahşan Ecevit'e, misyonerliği eleştiren herkese atma telaşına girdikleri görülüyor. Yakında derin devlet ve ordu da sanık sandalyesine oturtulacak.
Bazı köşe yazarları da, bu olayları şiddetle eleştirirken, sıranın kendilerine geleceği korkusundan hareket ediyor izlenimi veriyorlar. Bu yaklaşımın potansiyel katilleri teşvik edebileceği unutulmamalı.
Her analizin, olayı kişisel sorumlulukların ötesinde, toplumsal nedenlerle izah etmek gibi bir sakıncası bulunuyor. Ama benzer olayları önlemek için nedenlerin doğru analizini yapmak ve doğru teşhislere varmak gerekiyor.
Böyle bir analiz, Hrant Dink cinayetinde, Ermeni diyasporası ve Ermenistan'ın soykırım iddialarının payı olduğunu; Batı'nın bu konudaki baskılarının da olumsuz etkileri bulunduğunu inkâr edemez. Bu nedenle soykırım sorunu bir çözüme bağlanıncaya kadar güvenlik güçlerinin özel önlemler alması gerekiyor.
Öte yandan Hıristiyan misyonerlerinin faaliyetleri sonucu çok az sayıda insanın din değiştirdiği biliniyor. Avrupa'daki Türkler dahil Müslümanların, Türkiye'deki Hıristiyanlardan daha geniş din özgürlüğünden yararlandıkları da bir gerçek. Ama bu rasyonel savların canileri etkilemediği de açık.
Türkiye'de misyonerlik her zaman rahatsız edici bir konu oldu. Ermeni olaylarının ardında misyoner faaliyetlerinin olduğunu biliyoruz. Aradan çok zaman geçtiği söylenebilir. Ancak Ermeni soykırım iddiaları da, olaylar sanki dün vuku bulmuş gibi yapılıyor. Bir konunun hafızalarda canlanması, diğer konuyu da canlandırıyor.
11 Eylül sonrasında ortaya çıkan hava Batı'da tüm İslam dünyasına karşı kuşku, hatta nefret duyulmasına yol açtı. Afganistan ve Irak işgal edildi. Müslümanlar büyük mezalime uğradılar. Ülkeleri yakılıp yıkıldı. Bu durum Müslüman toplumlarda Hıristiyan Batı'ya karşı benzer duyguları uyandırdı.
Uygarlıklar ya da dinler arasında böylesine bir gerilim ortamında misyonerlik faaliyetleri yapılmasının ne kadar akılcı olduğu sorulabilir. Bir yanda 'neo-con'larla Evanjelistler İslam dünyasına karşı haçlı seferi açmış görüntüsü verirken, aynı Evanjelistlerin Müslüman kitleleri Hıristiyanlaştırmaya çalışması en azından zamansız sayılabilir.
Ama sorun sadece dış çevremizdeki bu bozulmadan kaynaklanmıyor. Asıl sorun galiba bizde. Toplumlar da bireyler gibi stresler karşısında ruhsal gerileme denen olguyu yaşıyorlar. Türk toplumu uzun süredir böyle streslere maruz kaldı. Cumhurbaşkanlığı konusunun yarattığı gerginliğe bakın. Kuzey Irak'taki Kürt bağımsızlık hareketinin verdiği ivmeyle PKK terörizmi yeniden başladı. Amerika, PKK faaliyetini ne kendisi engelliyor ne de bize engelletiyor. Bu arada insanlarımız ölüyor.
AB diğer adaylardan farklı olarak bizi itip kakıyor, onurumuzu kırıyor. Dünyanın en çok zulme uğramış milleti, Ermeni konusunda zalimlikle suçlanıyor vb.
Doğru veya yanlış, toplumun geniş kesimleri bu muamelelere karşı Türkiye'nin savunmasız kaldığı algılamasına sahip. Bu durumda marjinalleşmiş genç kesimler şiddete başvurarak ülkenin ve halkın hukukunu savunduklarına inanıyorlar.
Türkiye seçimler sonrasında da bu stresli ortamdan çıkamazsa, şiddetin yayılarak arttığını görebiliriz.