Türban ve ahlak

Türkiye'de ahlaki kuralları yeterince savunsak belki de türban meselesi bu kadar büyümezdi.

Robert Kaplan bir kitabında Türk varoşlarını diğer ülkelerdekilerle karşılaştırıyor ve yalnız Türkiye'de varoşların şehir merkezi kadar güvenli olduğunu; diğer ülkelerde varoşlara girmenin mümkün olmadığını belirtiyor. Türk varoşlarının diğer bir özelliği de, çirkin yapılaşma, çamur ve toza rağmen, varoş kadınının evin içinde kurduğu düzen ve temizlik. Kaplan'ın görüştüğü varoş kadınlarının hepsi, hayattaki tek amaçlarının çocuklarına iyi eğitim sağlamak ve 'Kendi çektikleri sıkıntıyı çocukların çekmesini önlemek' olduğunu söylüyor. Bu da diğer ülke varoşlarındaki koyu umutsuzluğun tam tersi nitelikte. Kaplan, yıkılan imparatorluk kültürünün özünün bu varoşlarda gizlice yaşadığı ve Türkiye'nin geleceğinin bu varoşlarda yattığı değerlendirmesini yapıyor.
Kaplan bir yazısında, fazla açıklamadan, küresel uygarlığın sadece Türkiye'nin büyük kentlerinde sorgulandığını ileri sürüyor. Aklında yine varoşların ve İslami akımın olduğunu anlıyorsunuz. Bu saptama belki bir abartma sayılabilir. Batı'da bazı çevreler mevcut uygarlığı çok daha analitik biçimde eleştiriyor. Bizdeyse daha ziyade protesto söz konusu. Türban da böyle bir protestoya benziyor.
Türbanın bir dini sembol olarak başladığı ve giderek siyasi sembole dönüştüğü inkâr edilemez. Sembolleri tartışmak imkânsız denecek kadar zor. Aslında sembol kamuoyunda tartışılması gereken konuları kendi içine bir yumak gibi topluyor ve tartışılamaz hale getiriyor. Toplumumuzda küresel uygarlık bağlamında ahlak ve aile konusunda, örneğin, Amerika'dakine benzer bir tartışma yok. Türbanın sembolleşmesi bu sorunu toplumsal tartışma ortamının dışına çıkardı, üstünü örttü; bir karadelik gibi içine aldı, yuttu. Oysa ortada ciddi bir sorun var.
Ahlaki konularda hüküm vermek, ahlak komiserliği yapmak söz konusu değil. Kimsenin hayatını, kendi ahlak ilkelerimize göre düzenlemesini isteyemeyiz. Ama tüm değerleri veya değer kayıplarını irdelemek ve eleştirmek hakkına sahibiz.
Bugün Türkiye'nin 'gelişmiş' kesimlerinde genç kuşak, sadece kelime olarak dahi bilmedikleri iffet kavramından uzaklaşmıyor, cinsellikte sınırsız bir serbestiye gittiği izlenimi veriyor. Evlilik dışı beraberlikler çoğalıyor. Evlilik sırasında aldatmalar kanıksanıyor. Kadın ve anne kavramları arasındaki mesafe genişliyor. Boşanma oranları hızla artıyor. Aile kurumu temelinden sarsılıyor. Açılan kadın medyada cinsi meta olarak tiraj ve reyting yapıyor. Manken maceraları çağdaş kadın hayatını temsil ediyor. Kaba bir hedonizm topluma hâkim oluyor.
Oysa türban karşıtı laik çevreler, bu gelişmeyi küresel uygarlığın ve çağdaşlığın kaçınılmaz gerekleriymiş gibi hiç eleştirmiyorlar. Bu tutumun, örtünenlerce 'Siz de türbanı çıkarın ve böyle olun' şeklinde algılanabileceğini düşünmüyorlar. Bu açıdan biz laikler, liberallerin eleştirdiği kadar muhafazakâr değiliz. Türban gibi dini/siyasi sembollere karşıyız, ama aile kurumunun korunması için gerekli asgari ahlaki kuralları savunmuyoruz. Oysa belki de bu ahlak sefaletine karşı oluşan tepki, türbanın altındaki gerçek dinamiği oluşturuyor.
Sıradan bir analiz dahi, Türkiye'deki cinsel serbesti akımının Batı'dakinden farkını gösterir. Bizdeki genel kanının aksine, Batı'da uzun süreçler sonucu bireyleşen kişilerin birlikteliklerinin altında, çoğunlukla, ciddi duygusal bir temel var. Aile kurumu geçirdiği tüm sarsıntıya rağmen, en azından söylemde kutsallığını koruyor. Bizdeyse tam bireyleşemeyen gençler, biraz da bireyleşeceklerini umarak, çocukluklarında televizyonda seyrettikleri 'soap opera' türü dizilerin etkisiyle, modern hayatı cinsi serbestiden ibaret sanıyorlar.
Bu sorun, her toplumsal sorun gibi, tartışılarak çözümlenebilir. Örtünen kadın ve eşi için türban, sorunun tartışılmadan çözümüymüş gibi görünüyor. Bu doğru değil. İffet kişinin derinindeki değerlerle ilgili. Şekil ikincil öneme sahip. Öze inen, kadını örterek dış çevreden soyutlamaktan çok, sorunu ahlaki açıdan eleştiren bir yaklaşım, hem dine daha uygun olabilir hem de toplumsal amacına ulaşabilir.