Türkiye ve 'Batı'

Irak'a silahlı müdahale Amerika'yla AB'nin önemli bazı ülkeleri arasında gelişmekte olan bir ihtilafı tüm şiddetiyle su yüzüne çıkardı.

Irak'a silahlı müdahale Amerika'yla AB'nin önemli bazı ülkeleri arasında gelişmekte olan bir ihtilafı tüm şiddetiyle su yüzüne çıkardı. 1991'de Sovyetler'in yıkılmasıyla tek süpergüç olarak kalan Amerika, daha Clinton zamanında giderek tek yanlı politikalara kaymaya başlamıştı. BM aidatlarını ödememekle bu kuruma olan güvensizliğini ortaya koymuş; çevreye ilişkin Kyoto Sözleşmesi'nin dışında kalmış; ABM Antlaşması'ndan ayrılmaya varacak şekilde füze savunma sistemi kurma kararı almış; 'Uluslararası Ceza Mahkemesi' statüsünü kerhen imzalamış, ama onaylamaktan kaçınmıştı. Bu tutumların hepsi Amerika'nın uluslararası uzlaşılara girmeme ve hukuka uymama seçeneğini açık tutmak istediğini göstermişti.
1991 Körfez Savaşı, AB ülkelerinin gerçek anlamda Amerika'ya askeri katkıda bulundukları son savaş oldu. Bosna'daki katliama İngiliz ve Fransızların itirazları nedeniyle 4 yıl seyirci kaldıktan sonra BM Güvenlik Konseyi kararıyla 1995'te müdahale eden Amerika, Kosova'ya BM kararı olmadan yani yasanın 53. maddesini çiğneyerek NATO kararıyla 1999'da müdahale etti. AB ülkeleri bu harekâta ancak marjinal katkıda bulunabildiler. Zira Amerika 1991-99 arasında yeni teknolojilere dayalı yepyeni bir savaş makinesi kurmuştu. Müttefikler buna yardımcı olacak seviyede dahi değillerdi. Afganistan'da bu gerçek daha da açığa çıktı.
II. Dünya Savaşı'nda gücünü yitiren Avrupa, Sovyetler'e karşı NATO'nun ya da Amerika'nın koruması altında, yani yeterince silahlanıp kendisini koruma yeteneğine sahip olmadan AB bütünleşme sürecini gerçekleştirdi. Ünlü FransızAlman barışması, Amerika'nın Almanya'da üstlenmiş silahlı kuvvetleri sayesinde gerçekleşebildi. Böylece Fransa korkmadan güçlü Almanya'yı Avrupa bütünleşmesi içine oturtabildi. Kısaca NATO ve Amerika olmasaydı, AB de olamazdı. Şimdi Amerika birliklerini Almanya'dan Polonya'ya geçirirse, ortaya çıkacak 'Alman sorunu' AB bütünleşmesini altüst edebilir.
AB ülkeleri artık zayıf askeri güçler olarak kendi içlerinde silaha başvurmayı reddettiler. Bütünleşmeyi diyalog, müzakere, ödünleşme, karşılıklı ekonomik çıkar sağlama ve hukuka saygı temelinde kurdular. Şimdi kendi içlerinde başarılı olan bu yöntemi dünyadaki sorunların çözümüne de uygulamak misyonunu üstleniyorlar. Buna karşılık Amerika rakipsiz gücünün de etkisiyle dış dünyada (K. Kore, Ortadoğu, Latin Amerika, Uzakdoğu, belki Asya alt kıtası ve Tayvan konusunda Çin'e karşı) kuvvet kullanma seçeneğini muhafaza ediyor. Amerika'nın kuvvete ilişkin bu tutumuyla AB'nin yeni uygarlıkçı yaklaşımı varoluşçu bir çelişki yaratıyor. Yani birisinin mevcudiyeti diğerini nakzediyor. Irak, iki tarafın 'stratejik kültürleri' arasında zaman içinde oluşan bu farklılaşmayı vahim şekilde ortaya koyuyor.
Türkiye, kendisinin ve bulunduğu bölgenin özellikleri dolayısıyla Amerika'nınkine benzer bir stratejik kültüre sahip. Kıbrıs'a müdahale etti. Ege konusunda Yunanistan'la üç kez savaşın eşiğine geldi. PKK terörizmini silahla bitirdi. K. Irak'a defalarca girdi. Suriye'yi Öcalan konusunda silahla tehdit etti. Azerbaycan'ı desteklemek için Hazar üzerinde uçtu vb. Oysa AB, PKK'ya karşı sürekli siyasi-demokratik çözüm önerdi. Irak'a girişimize karşı çıktı. Kıbrıs içinse 1963 öncesine dönüş anlamına gelecek Annan paketini destekledi. Aslında AB uygarlıkçı misyonunu korumak için, Türkiye'nin çatışmalara açık bölgesinden uzak durmaya çalışıyor. Türkiye'yi üye yapmak istememesinin önemli bir nedeni de bu.
Hükümet ya da Sn. Erdoğan, Annan paketi çerçevesinde çözümde gereksiz ısrar ettiğinden, gerçekçi tek çıkış yolu olan Kuzey'in Türkiye ile birlikte AB üyesi olması üzerinde hiç durmadı ve Türkiye'nin değil üyeliğini, AB ile mevcut 40 yıllık ilişkilerini tehlikeye attı. Öte yandan son 50 yıldır güvenliğimizin temeli olan ve çok zor bir süreçte geliştirilmiş bulunan Amerika ile ilişkilerimizi de, bir çelişkiler yumağını andıran kararsız tutumuyla bir daha düzeltilemez biçimde bozma yolunda.
Sn. Cumhurbaşkanı ve CHP muhalefeti bu durumu adeta destekliyorlar. Türkiye'nin Batılı dış politikasının sona ermesine ve bir Ortadoğu ülkesi olmasına bir adım kaldı.
Belki de kalmadı.