Türkiye'nin önündeki tehlikeler

Amerikalılar '11 Eylül'den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak' diyorlar.

Amerikalılar '11 Eylül'den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak' diyorlar. Bizde de 15 ve 20 Kasım bombalamalarından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacağa benziyor.
Dış politikada önlemler en kötü ihtimal düşünülerek alınır. Aynı yaklaşımı iç politika için de uygulayabiliriz. Bu bağlamda ilk en kötü ihtimal El Kaide türü bombalamaların devam etmesi. Bu durumun yaratacağı sakıncaları anlatmaya gerek yok.
Buna ilaveten ülkenin çeşitli yörelerindeki çatışmalardan, PKK teröristlerinin de yavaş yavaş faaliyete geçtikleri anlaşılıyor. Öte yandan PKK yandaşları da Öcalan lehine saldırgan gösteriler düzenliyorlar. Bu eşgüdüm içindeki eylemlerin bir amacı, Kuzey Irak'taki Kürt grupların bağımsızlık yolundaki çabalarını serbestçe yürütmelerini sağlamak için, Türkiye'yi iç sorunlarıyla meşgul etmek olabilir. Az bir ihtimal de olsa, bir başka amaç da, Türkiye'nin AB üyeliğini baltalamak isteyen bazı Avrupa çevrelerinin, bundan önce de yaptıkları gibi, Kürt kartını tekrar kullanmak istemeleri olabilir. Bu bağlamda terörizmle yeniden başlayacak mücadelede insan haklarının çiğnenmekte olduğu iddiaları 'Kopenhag Kıstasları'nın uygulanmadığı' yolundaki eleştiriler için kullanılabilecek.
Terörizm ve buna karşı mücadelenin öncelik kazanacağı bir ortamda Kıbrıs sorununun çözümü ve AB'den giriş müzakere tarihi alınması çalışmaları kendiliğinden geri plana düşecek. Bu durumda AB, üyeliğimizi istemediğinden değil de, Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle tarih veremiyor gibi görünecek.
Aslında İslam adına Türkiye'ye yapılan saldırıların AB üyeliğimizi olumlu etkilemesi beklenirdi. Nitekim AB kurumları ve ülkelerin çoğu dayanışma mesajları verdiler. Ancak üyeliğimize muhalif olanlar bu fırsattan da istifade ederek, bombalamaların Türkiye'yi hedef seçmesinin bundan sonra da süreceği varsayımı ya da temennisiyle, AB'yi terörizmden korumak için, AB üyesi olmamamız gerektiğini savunmaya başladılar. Bu görüş konvansiyonel
çatışma dönemine has tampon bölge kavramının Türkiye'ye uygulanmasından kaynaklanıyor. Oysa terörizmin bir yerden diğerine geçişte akışkan nitelikte olması bu kavramı geçersiz kıldı. AB'deki Türkiye muhaliflerinin bunu öğrenmesi için, terörün kendi ülkelerine de sıçramasını beklemek gerekecek.
Bombalamalarla birlikte El Kaide terörizmiyle mücadele zorunda kalan Türkiye ister istemez Amerika'nın ve NATO'nun 'Büyük Ortadoğu' stratejisinin anahtar ülkesi haline geldi. Yeni saldırılar Türkiye'nin bu strateji içine giderek daha da derinlemesine girmesine yol açacak. Ancak bu stratejinin Türkiye'nin temel ulusal çıkarları aleyhine gelişmesi ihtimali var. Amerika'nın Irak'ta bir türlü asayişi sağlayamaması, Irak'ı üçe bölme senaryolarının geliştirilmesine yol açıyor. Bunun sonucunda Kürtler bağımsızlığını kazanır ve bu ülke bölünürse ve Türkiye'nin de güneydoğusu benzer bir bölünme sürecine girerse, Amerika sadece 'Büyük Ortadoğu' stratejisinin arkasında bir tek Müslüman ülke bulmamakla kalmaz, Türkiye'yi de kaybeder. Öyle ya, silahlı müdahaleyle demokrasi getirememek bir yana, hem müdahale edilen hem de civarındaki ülkeleri parçalayacak bir stratejinin takipçisi olabilir mi?
Öte yandan Gürcistan'daki son olaylar da endişe verici. Bu ülke bir yandan bizi Rusya'dan ayırıyor, öte yandan da Azerbaycan'la bizi hatta Orta Asya'yı bağlıyor. Yani liberal aydınlarımızın strateji ve jeopolitik konusundaki derin bilgiden kaynaklanan itirazlarına rağmen, Türkiye için hayati öneme sahip. Amerika'ya yakın olduğu söylenen darbecilerin seçimler sonunda kuracağı hükümetin, Rusya'ya da eski hükümetten daha yakın olacağı anlaşılıyor. Türkiye'nin dost ülke hükümetlerini koruyamaması hatta bu konuda ilgili devletlerce danışmaya dahi değer görülmemesi başlı başına bir sorun niteliğinde. Ama Gürcistan'daki gelişmeler Kafkaslar'ın istikrarını daha da bozduğunda, bizi Ortadoğu'dan bile fazla etkileyebilir.
Gelecek yazıda bu 'kıyamet' senaryosuyla nasıl başa çıkabileceğimizi irdelemeye çalışacağım.