Yalnız Türkiye (2)

1Ekim yazımda Prof. Halil İnalcık'ın bir konuşmasından yaptığım alıntılarda, Avrupa'nın Osmanlı ile yaptığı büyük tarihi mücadeleden gelen düşmanlıktan söz ediliyordu.

1Ekim yazımda Prof. Halil İnalcık'ın bir konuşmasından yaptığım alıntılarda, Avrupa'nın Osmanlı ile yaptığı büyük tarihi mücadeleden gelen düşmanlıktan söz ediliyordu. Sn. İnalcık "Yüzyıllar süren... bir dünya egemenliğinden sonra Balkanlar'da, Arap memleketlerinde... hâlâ düşmanlık duygularıyla" anıldığımızı belirtiyor. Türkiye'nin düşmanca duyguların odağı olmasını veya yalnızlığını 'tarihin bize bıraktığı (bir) alın yazısı' olarak niteliyor.
Basınımızdaki bazı köşe yazarları 'Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur' deyişini, faşizan bir yabancı düşmanlığının işareti sayarlar ve mizahi atıflarda bulunurlar. Aslında uluslararası ilişkilerde hiçbir milletin kendisinden başka 'gerçek' dostu olmuyor. Bir ülkenin bir jesti bazen diğer bir ülke halkında geçici sempati duyguları uyandırıyor. Ancak uluslararası ilişkilerin doğasında, uyuklayan ama her an şiddete dönüşme potansiyeli taşıyan bir husumet bulunuyor. Türkiye'nin bu bakımdan tek farkı, komşu ülkeler gibi Avrupa, hatta Amerika'da da bulunan bu duygunun, tarihi nedenlerle, bize karşı biraz daha yoğun olmasından geliyor. Bu duyguya genellikle tarihi önyargılar deniyor.
Tarihi önyargılar ya da yalnızlığımız, olağan şartlarda, bize büyük zararlar verecek, dış ilişkilerimizi altüst edecek boyutlara ulaşmıyor. Ancak böyle bir vakıayı inkâr etmek de hata oluyor. Zira o zaman karşımızdakilerin tavrını doğru değerlendirmek ve gerçekçi bir dış politika yapmak imkânı kayboluyor.
Bize karşı tarihi önyargıların bazı nedenlerle canlandığı ve giderek artan biçimde dış ilişkilerimizi etkilediği söylenebilir. Yunanistan, 'Türkokrasi' dediği Osmanlı hâkimiyeti dönemini zaten zalim bir baskı rejimi olarak sunuyordu. AB üyesi olmanın verdiği avantajları, Kıbrıs ve Ege sorunlarında bizi güç duruma düşürmek için kullandı. Batı Avrupa ülkeleri de, PKK olayını, Osmanlı'nın azınlıklara 'zulmünün' anılarıyla birleştirdi. Böylece imajımız bozuldu. Ermeni tehcirinin soykırım olduğu iddiaları da buna eklendi.
AB üyelik sürecimiz bu açıdan özel bir önem taşıyor. Özellikle 1987'de yaptığımız tam üyelik müracaatından sonra Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar, Avrupa Parlamentosu'nda PKK terörizmini Kürt bağımsızlık hareketi olarak sundular. Bu konuda aldıkları yüzlerce karara, ilgisiz olmakla birlikte, Kıbrıs'ta işgale son vermemiz talebini de sokuşturdular. Bu süreçte tarihi önyargılar uyanmaya başladı. Bizi üyelikten caydırmak için benimsedikleri aşırı eleştirel söylemin doğruluğuna giderek kendileri de inandılar.
1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte Almanya'dan başlayıp kıtaya yayılan Türklere dönük ırkçılık, Türklerle kültür ve din farkının
ırkçı bir ruh haliyle bilinçlere yerleşmesine yol açtı.
1991'de Sovyetler'in yıkılması, Türkiye'nin Avrupa jeopolitiğinde oynadığı vazgeçilmez rolün azaldığı izlenimi yaratarak, Türkiye karşıtı tavırların güçlenmesine yol açtı. Türkiye'nin 40 yıllık NATO müttefiki olduğu unutuldu.
Artık Türkiye; Kıbrıs, Ege, Ermeni olayı, 'Kürt sorunu' vb tüm ihtilaflarda hep haksızdı. Osmanlı İmparatorluğu'nun vârisi olarak başka türlü de olamazdı. Sevr'in hortladığı korkuları buradan kaynaklandı.
Bu şartlar altında Türkiye'nin etkin bir dış politikayla hak ve çıkarlarımızı koruması, ilave güçlüklere rağmen, imkânsız değil. AB'ye üyelik sürecimiz, tarihi önyargılar dolayısıyla, diğer aday ülkelere nazaran çok daha zor yürüyor. Güneydoğu sorunuyla ilgili olarak bizden beklenen önlemleri, bazı AB ülkeleri üye olduktan sonra dahi tam yerine getirmediler. Annan paketi çerçevesinde Kıbrıs konusunda bizden istenen
ödünlerin vüsati de, tarihi önyargılardan etkileniyor. Aynı şey Ege konusunda da geçerli. Irak konusundaki 'politikamız' benzer önyargıların Amerika'da da uyanmasına yol açabilir.
Bütün bunlar birer gerçekken, basındaki eski sol/yeni liberal yazarların AB üyeliği uğruna temel hak ve çıkarlarımızı feda etmemiz anlamına gelen çözümleri savunmaları, oluşan cepheleşmenin temelinde yatıyor.
Hükümetin de bu yola girmesi halinde kutuplaşma sadece keskinleşebilir.