Yararı ne, zararı ne? (3)

TÜSİAD-Boğaziçi Üniversitesi'nin 17 Temmuz günü Annan paketi konusunda yaptığı toplantıyı değerlendirmeye devam ediyoruz.

TÜSİAD-Boğaziçi Üniversitesi'nin 17 Temmuz günü Annan paketi konusunda yaptığı toplantıyı değerlendirmeye devam ediyoruz.
Annan paketini çözümün tek temeli sayanlar, bundan en çok da Türk tarafının kazançlı çıkacağını ileri sürerken şu savları kullanıyorlar: AB üyesi olacak Kıbrıs'la birlikte Türkler de ilk kez AB'ye girecekler ve Türkçe bir AB dili olacak. Kuzeyin ekonomisi güçlenecek ve Türkiye'ye artık bir yük oluşturmayacak. Kıbrıs Rumları Türkiye'nin üyeliğini destekleyecek. Kıbrıs sorunu çözümlendikten sonra (tabii Ege sorunu da UAD'ye gönderilir ve Kopenhag Siyasi Kıstasları'nı yerine getirdiğimiz kabul edilirse) Türkiye'ye giriş müzakereleri için tarih verilecek. Zira Türkiye'yi aday yapan AB'nin giriş müzakerelerini başlatmamakta hiçbir gerekçesi kalmayacak.
Buna mukabil Annan paketi temelinde bir çözüme karşı çıkılırsa, bundan sonraki çözüm Türk tarafının daha da aleyhine olacak. Tek başlarına üye olan Rumlar veto imkânını kullanıp daha fazla tavizler isteyecekler. Hatta 2004 Mayıs'ından sonra Annan paketine göre oluşturulacak çözüm anlaşmaları giriş antlaşmasının arkasına eklenip birincil (primary) AB mevzuatı olamayacağından, Kıbrıs Türklerini korumak amacıyla bunların içerdiği istisnai hükümler çok çabuk aşınacak.
Sn. Denktaş'ın açılımları, önceden korkulanın aksine, iki tarafın barış içinde yaşayabileceğini gösteriyor.
AB üyesi olan Kıbrıs'la ilişkilerimiz Gümrük Birliği (GB) çerçevesine gireceğinden, Türk işadamlarının yatırımları Kıbrıs Rum ekonomisine hâkim olacak. Rumlar değil Türkleri iktisaden yok etmek, kendilerini bile koruyamayacak.
Bu savlara karşı şunlar söylenebilir: Kıbrıs Türklerinin AB'ye girmesi ancak sembolik bir önem taşıyor. Türkçenin AB dili olmasının önemi de öyle. AB'nin şu ana kadar Kuzey Kıbrıs için ayırdığı fonlar o kadar az ki, Annan paketinin ekonomik yükünü kısmen dahi karşılamaktan uzak.
AB çözümden sonra bu yardımları bile vermeyebilir.
Türkiye AB'nin ekonomik yardımlarla ilgili olarak son 20 yıldır verdiği sözleri unuttuğuna çok şahit oldu.
AB içine yalnız girecek Rumların vetosunun da pek önemi yok. Yunan vetosu Türkiye'nin önünü kesmek için zaten yeterli. İki vetonun etkisi bir tanesinden fazla değil.
Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümüyle Kopenhag Kıstasları'nın yerine getirilmesi, Türkiye'ye giriş müzakereleri için tarih verilmesini güvenceye alamaz. Hatta giriş müzakereleri başladıktan sonra dahi üyeliğimizin bir garantisi yok. Zaten asıl sorun da buradan kaynaklanıyor. Üyeliğimize açıkça ve perde arkasından karşı çıkanları ve gerekçelerini biliyoruz. Genişlemeden sorumlu komiser Verheugen bile üyeliğimize inanmıyor ve 'özel anlaşma' ya da 'özel statü' telkin ediyor. Durum böylesine muğlakken, Kıbrıs sorunu Annan paketine göre çözümlenirse Türkiye'ye tarih verileceğini, TÜSİAD Türk milletine nasıl taahhüt edebilir?
Sınırın açılması, iki tarafın birlikte yaşayabileceğinden çok, TSK tarafından korunan bir KKTC içinde yaşayan Türklere Rumların bir şey yapamayacağını gösterdi.
Geçmiş tecrübelerin de kanıtladığı gibi, BM birlikleri Türklere aynı düzeyde bir koruma sağlayamayabilir.
GB, yabancı yatırımlarda değil, sanayi malları ticaretinde serbesti sağlıyor. AB üyesi olmayan bir ülkenin yatırımlarını önlemenin binbir yolu var. Asıl önemlisi, 3. ülkelerin Kıbrıs'ta arazi almaları kolayca sınırlanabilir. Bu nedenlerle Türk işadamlarının, GB içinde yapacakları yatırımlarla Güney Kıbrıs ekonomisine hâkim olacakları, aşırı iyimser bir iddia.
Türkiye'de çeşitli kurumların yaptırdıkları hukuk çalışmalarının hepsi, Kıbrıs'ın giriş anlaşmasının ardına eklenecek Annan paketi temelli çözüm anlaşmasında Kıbrıs Türklerine sağlanacak istisnaların ve 'özel hakların', Lüksemburg ABAD vasıtasıyla çok kısa zamanda tasfiye edilebileceğini gösteriyor. Kaldı ki AB ile yapılması öngörülen protokolda, Kıbrıs'ta çözümün 'AB'nin temelinde yatan ilkelere uygun olması' şart koşuluyor (Annan paketi s. 177 iv).
Peki ne yapmalı? Bir sonraki yazıda...