Adına demokrasi diyorlar!

Dünyanın her yerinde partiler birbirlerine benziyor. Geçenlerde bir arkadaşımın dokuz yaşındaki oğlundan özgürlüğü tanımlaması istenince, 'Şıkları söyle amca' demiş.

Demokrasi kılıfında meşruiyet arayan rejimlerde oy kullanmamız

İngiliz emperyalizminin 19. yüzyılda Çinlileri afyona alıştırması gibi. Üstelik afyon müptelaları günbegün dozlarını alırken, dört yılda bir gibi belirli fasılalarla uyutulmamız yetiyor.

Biz seçmenleri umutla uyuşturuyorlar.

Reklamlarla, şarkılarla, "kaderinin mührü senin elinde" aldatmacasıyla her türlü çığırtkanlığı yapıyorlar. Meşruiyet kılıflarını sürdürebilmeleri için kimi ülkelerde oy kullanmamanın cezası bile var. Gerisi kolay, vatandaşlarını bir bağladılar mı, "benden sonra tufan" anlayışında küresel ısınmayı bile kaale almayan, savaştan kaçınmayan sömürü düzenlerini, dört yılda bir yaptıkları seçimlerle sürdürüyorlar.

Adına demokrasi diyorlar.

Kapitalizmi, demokrasi sözcüğüne sığınarak pazarlıyorlar.

Eski Sovyetler Birliği’nde, Küba’da, Çin’de tek partili rejimleri örnek göstererek demokrasinin ancak kapitalist sistemde var olabileceği imajını pekiştiriyorlar. 20. yüzyılda Almanya, İspanya, Portekiz’de, faşizmin kapitalist düzende var olduğunu unutturuyorlar. Suudi Arabistan, Katar gibi şeriatla yönetilen ülkelerde kapitalizmden söz etmekten, İslam imajını çağrıştırır diye korkuyorlar. Düşman konumunda Rusya’daki kapitalizmden söz etmekten kaçınıyorlar.

Sıra kendilerine gelince de olumsuz çağrışımı olan kapitalizm kelimesini nadiren, o da ancak köşeye sıkıştırıldıklarında demokrasiyle birlikte kullanıyorlar. Putin, Obama, Erdoğan ya da Netanyahu’nun göğsünü gere gere "Ben kapitalistim" dediğini düşünebiliyor musunuz? Sıra, ‘demokratım’ demelerine gelince, kelime enflasyon rekorları kırıyor.

Zenginin zenginleştiği, yoksulun yoksullaştığı, başka canlılarla birlikte insan türünün de yok olmasını bu gidişle kaçınılmaz kılan düzende, seçimleri kazanan da kazanmayan da kaybediyor.

Bunu bilmiyor değiliz.

Bildiğimiz halde düzene sarılıyoruz.

Savaşsız dünya özlemimizi, sömürünün olmadığı, rekabet yerine işbirliğine dayalı insanın kendisiyle yarıştığı bir geleceği gerçeklerden uzak buluyoruz.

Oysa asıl taraflaşıp, inatlaşarak, gerçeklerden uzaklaşıyoruz.

Seçtiğimiz partinin kazanması, afyon almışçasına dünyayı toz pembe görmemize, eline elma şekeri verilmiş çocuk gibi bizi mutlu etmesine yetiyor. Kaybettiysek, gelecek sefere. Umudumuz, düzenin şıklarıyla aşılanmış bir kere.

İşte ABD. Nerdeyse biri bitmeden yenisi başlayan seçim aldatmacasında, sermayenin egemenliğinde, plütokratik bir rejim. Zenginlerin parasıyla seçilen başkanlarla milletvekilleri. Dünyayı krize sürükleyen, vatandaşların vergileriyle iflastan kurtarılan bankalarla şirketler.

'Soğuk savaş' bittiğinden bu yana bir tek ırkçı ve dinci partilerin farklı mesajı var. Onlar da yüzyılımızda raf ömrünü doldurmak üzere. Şeriatçı Suudi Kralı dinsizleri terörist ilan ededursun, korkusuzca anket yapılabilen ülkelerden ABD’lilerin % 12’si, İsveçlilerin % 85’i, Japonların %65’i, Fransızların %54’ü, İngilizlerin %44’ü tanrıya inanmadıklarını söylüyor. Dünyanın her yerinde partiler birbirlerine benziyor. Geçenlerde bir arkadaşımın dokuz yaşında oğlundan özgürlüğü tanımlaması istenince, "Şıkları söyle amca" demiş.

Mevcut seçim ve siyasi partiler sistemi dünyanın her yerinde miadını doldurdu. Erkeğin aile reisliği binlerce yıl sürdükten sonra tarihin çöplüğüne doğru sürüklenmekte. Sıra toplumsal olgunlaşmamızı sürdürerek bile bile lades dediğimiz lider sultasından da kurtulmamızda. Sıra, her gün yaşatacağımız katılımcı demokraside.