Babamın sesi

Babam Ethem Vassaf, son yılları ABD'de olmak üzere 50 yıla yakın psikiyatrist olarak çalıştı. Tıbbın diğer alanlarına göre, psikiyatride bireyin anlattıklarıyla dünyasının derinliklerine girildiğinden, doktorun tuttuğu vaka notları...

Babam Ethem Vassaf, son yılları ABD'de olmak üzere 50 yıla yakın psikiyatrist olarak çalıştı. Tıbbın diğer alanlarına göre, psikiyatride bireyin anlattıklarıyla dünyasının derinliklerine girildiğinden, doktorun tuttuğu vaka notları, örneğin bir apandisit olayının tıbbi tutanaklarından daha değişken ve kapsamlı. Babam öldükten sonra annem onun hayatıyla ilgili birçok şeyi toplayıp albümler hazırlamış. Zaman zaman yaptığım gibi, geçen gün bunlardan birisini gözden geçirirken, bir zarfın içinden mavi renkte, şeffaf, bükülebilir nitelikte, günümüzün CD'lerine benzeyen disketlerle karşılaştım.
Zarfın üstünde, annemin el yazısıyla not 'Ethem'in son hastasıyla ilgili bilgiler' diyordu.
Aşina olmadığım bu teknolojiyi, demek 1960'larda ABD'de doktorlar, hastalarının kayıtlarını tutmak için kullanıyordu. Bende hiç kaydı olmayan babamın sesini duyma özlemiyle, ABD'nin önde gelen tıp merkezlerinden biri olan Boston'da hastaneleri dolandım. Hiçbirinde, bırakın elimdeki nesneyi
dinletebilecek cihaz olmasını, ilgililer, sanki uzaydan gelmiş bir nesneye bakıyordu.
Kayıp olan sadece babamın sesi değil. Türkiye'de, önce Osmanlıcanın sonra da İstanbullunun sesi çoktan unutuldu. Son duyduğum Osmanlı sesi, 2006'da ölen, Sultan Abdülmecit'in kızı Cemile Sultan'ın torunu, yengem Behrement Sertel'e aitti.
Tarihin farklı dönemlerinde bir dilin nasıl konuşulduğunu bilmek isteyebiliriz. Örneğin Shakespeare döneminde İngilizcenin sesi artık unutulduğu gibi, ne hızda konuşulduğunu da bilmediğimizden, oyunlarının, mesela Hamlet'in sahnelenmesinin de ne kadar sürdüğünü tam kestiremiyoruz. İngilizcenin, bugün Amerika'da benim çocukluğuma göre bile
daha hızlı konuşulduğunu söyleyebilirim.
Babamın ses kayıtlarına dönersek, ileride bir gün 1960'lı yıllarda sadece psikiyatristlerin değil, diğer doktorların da tuttukları kayıtlardan yola çıkıp araştırma yapmak isteyen tarihçi, teknolojik engellerden ötürü bu bilgilere ulaşamayacak. Bir dönemin hastalarla ilgili bilgileri, Rosetta taşı bulunana kadar çözülemeyen Mısırlıların dili gibi anlaşılmaz olacak. Belki, CIA, FBI gibi kuruluşlarda bu bilgileri çözebilecek cihazlar bulunacaktır, ama her halükârda geçmişe ulaşmak hiç de kolay olmayacak.
Sorun, 5 bin yıllık yazı ve matbaa geçmişimizden sonra, ömrümüz boyunca bile, birini bırakıp yenisini kullandığımız geçici teknolojilerin, ileride erişilemez, anlaşılamaz olmasından da ibaret değil. Tarihçilerin elindeki en dayanıklı kayıt malzemesi hâlâ Mezopotamya'da ilk yazılarımız için Sümerlilerin kullandıkları tabletler. Papirüs kilden, kâğıt papirüsten daha az dayanıklı. Çoğu kitap ve gazetelerimizde kullandığımız ucuz kağıdın ömrü belki yüz yıl bile değil. Sümerlerin kil tabletlerini hâlâ okuyabilirken, bugün kullandıklarımız, bırakın gelecek kuşak tarihçileri tarafından anlaşılmasını, biz bile ölmeden yok oluyor.
Çoğumuz bilgisayarımızın aniden çökmesini, içindeki bilgilerin yok olmasını yaşamamış da olsak, mutlaka bir yakınımızın bu durumla kaşılaştığının birinci elden tanığızdır. Korkum, elektronik, dijital ortamlarda saklanan bilgilerimizin, adını koyamayacağım bir tür elektro-manyetik radyosyonla dünyadaki tüm bilgi saklama sistemlerini çökertebileceği. Tarihimizin ilk bilgi kayıt malzemelerinin kalıcı olmasına özen gösteriliyordu. Yeni teknolojilerle kaydettiğimiz romanlarımız, şiirlerimiz buza yazılan yazı gibi. Kaybolan kendi sesimiz.