'Biz adam olmayız' kültürü

Psikolojide 'Ne ekersen onu biçersin' diye özetlenebilecek ünlü bir deney var.</br>ABD'de bir ilkokul. Öğretmen sınıfa girer.

Psikolojide 'Ne ekersen onu biçersin' diye özetlenebilecek ünlü bir deney var.
ABD'de bir ilkokul. Öğretmen sınıfa girer. "Çocuklar" der, "Okuduğum son araştırmaya göre mavi gözlü çocuklar zeki, kahverengi gözlüler ise ağır öğreniyormuş." (Bilim adına insanları kobay olarak kullanmanın neden olabileceği zararlar ve kimi bilim adamlarının ahlaki sorumsuzluğu yukarıdaki satırları okuyunca sizin de hemen aklınızdan geçmiştir.) Devam edelim.
Öğretmenin konuşmasını takip eden günlerde okulda çocukların sınandığı konu ne olursa olsun, mavi gözlüler kahverengi gözlülerden yüksek puan alırlar. Bir hafta geçer. Öğretmen, "Çocuklar," der, "Sizden özür dilerim. Sonuçları yanlış açıklamışım. Doğrusu kahverengi gözlülerin zeki, mavi gözlülerin ağır öğrenenler olduğuymuş." Tahmin edebileceğiniz gibi
ikinci açıklamayı izleyen günlerde de kahverengi gözlüler okulda daha başarılı olur.
Yukardaki deney beklenenleri gerçekleştirmeye eğilimimizle birlikte kendimizle ilgili belleğimizin ne kadar kısa vadeli olduğuna, bir gün bir şeye inanırken ertesi gün tam tersine inanabileceğimize de işaret ediyor.
Yıllar önce, 12 Eylül cuntası günlerinde Türkiye'de insan hakları ihlalleri üzerine inceleme yapan Batılı bir heyet, gördükleri acımasızlık ve vahşet karşısında irkilmiş, içlerinden ünlü bir yazar Türklerin sık darbe yapmalarının, işkenceci olmalarının nedenlerini, tarihlerinden gelen etmenlerle açıklamaya girişmişti. Son aylarda İstanbul gazetelerinde yazılanlara topluca baktım. Çoğu kişi, 'Türkiye'nin çalkantılı haline, darbe tehditlerine bakıp, bunca yol gittik, arpa boyu yol kat etmemişiz, biz adam olmayız', diye dövünmeye başlamış.
Bu gözlemlere ilk tepkim, dünya adam olmadan biz de adam olamayız demek.
Ne kadar da çabuk unutuyoruz Adnan Menderes'in nispeten bağımsız bir politika izleyebilmek için Moskova'ya gideceği duyulduktan sonra yapılan 27 Mayıs darbesinden bu yana yaşadığımız, ya da daha doğrusu bize yaşattırılan darbelerin arkasında ABD'nin olduğunu, bu olguyu, bırakın gazetelerin, devlet adamlarımızın bile açıkladığını. Ne kadar da çabuk unutuyoruz, sade Türkiye'den değil, soğuk savaş yıllarında Batı müttefiki diye bilinen solu ezmeye kararlı başka ülkelerden de polislerin, ABD'nin Panama'da kurduğu polis akademisinde son moda işkence yöntemlerini öğrenmeleri için yetiştirildiklerini.
Beyaz adamın uygarlıklarını dünyanın dört yanına götürdükleri inancıyla beslenen İngilizlerin de kirli çamaşırları az değil.
Bugünlerde Londra, İngiltere'nin Suudi prensine silah ve uçak alımı karşılığı bir milyar sterlin rüşvet verdiğinin ortaya çıkmasıyla çalkalanıyor. (Şunu da ilave etmeliyim ki, skandalın bugünlerde patlak vermesinin muhtemel nedeni, Guardian gazetesinin başarısından çok, rüşvet açıklamasının Batı'nın bundan sonraki Suudi kralının kim olması istediğine ilişkin pozisyonu.) Bu konuda eski İngiltere savunma bakanının şu sözlerinin arkasında yatan mantık da ibret verici, "Ortadoğu'dakiler silahlarımızı, rüşvet verirsek satın alıyorlar." Batı'nın geleneksel böl ve yönet yöntemlerinin de neden olduğu çatışmaları, aşağıladıkları insanların vahşetine, demokrasiye yabanlıklarına, yozluklarına atfetmesi yetmiyormuş gibi, bir de kendine bağlı haber ajansları kanalıyla bu insanları dünyaya gerilikleriyle sergiliyorlar.
Sonuç- Biz (Batı) ne kadar uğraşsak, onlar adam olamaz. Bu görüşe, yakın çevremizden de bildiğimiz, Cezayirli psikiyatrist Frans Fanon'un 'beyaz maskeli siyah tenliler' diye tanımladıkları da var.
(Bir de Türkiye'de bizi adam yerine koymayıp gerektiğinde silah zoruyla kendi reçetelerini dayatıp kollayanlar da unutulmamalı.)
Ancak Batı'ya yüklenmenin kendimizi aldatıcı kolaylığı da 'adam olmamızı' engellemiyor mu?
Kim kimin ölçülerine göre adam değil, adam olamıyor? Türkiye gibi birçok ülkede milliyetçilik ve din sarmalının kolaycı aitliğinde yabancı düşmanlığına kadar varabilecek bir infiale doğru sürüklenirken aynada kendi yüzümüzü giderek göremez oluyoruz.