Devlete karşı gelmek

Şiddet kullanması meşru olan bir kurum tasvip edilebilir mi?</br>Tarihimiz boyunca çözülemeyen çelişki, devleti var etmekle karşı gelmek arasında gidip gelmemiz.

Şiddet kullanması meşru olan bir kurum tasvip edilebilir mi?
Tarihimiz boyunca çözülemeyen çelişki, devleti var etmekle karşı gelmek arasında gidip gelmemiz. Bir uçta canımızı devlete kurban etmeye gönüllü halimiz, bir uçta devletin topyekûn yok oluşunu, yıkımını öngören ideolojilerimiz. Tarih boyunca iki arada bir deredeyiz.
Son yıllarda Türkiye'de, özellikle sinema, bir ölçüde de edebiyat, estetik kaygısını koruyarak, birbirinden çok farklı dillerle toplumda bireyin konumunu da ifade eder oldu. Akademisyenler ise 20 küsur yıldır YOK'ten özgürleşmeyi bile beceremedi. Genel olarak, başka birçok ülkede olduğu gibi, bizde de aydın giderek filin sırtında sivrisineği andıran ABD'deki yazar çizerlerin konumuna dönüşmekte. Eskisine göre hem yerelleşmekte hem de toplumun vicdanını yansıtmamakta.
Nazım Hikmet'i 12 yıl hapiste tutan tek parti rejimi, Soğuk Savaş'ta Türkiye'ye biçilen rolde solu yaşatmayan tek kanatlı demokrasi, 1960'lı yıllardan itibaren özgür düşünceyi düzenli aralıklarla biçen askeri rejim ve sıkıyönetimlere rağmen aydın, her seferinde bedelini ödediği cesaretle, hem ülkesinde hem de dünyada olanlarla ilgili kaygılarını dile getirdi.
Günümüzde de cesaret istiyor özgürlüğü, insan haklarını savunmak, hele dinin, devlete, özel yaşama yaygınlaşan baskısına dikkati çekmek. Ancak eskisi kadar, ergenlik çağında delikanlı gibi ceberrut babaya başkaldırmak gerekmiyor. Artık devlet nispeten olgunlaştı. Her seferinde tokadı basacağına, dinlemesi gerektiğini, bazen de dinliyor gibi yaparak geçiştirmesini öğrendi. Aydınsa, tek tük istisnalar dışında, yerinde sayıyor. Yerinde sayarken tartıştığı konulara yaklaşımı genellikle magazin basınından farksız.
Oysa dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de demokrasinin olmazsa olmaz temel ilkeleri yok edilmekte. Yasama, yürütme ve yargının birbirini dengeleyecek, denetleyecek şekilde ayrışması gerekirken, birçok ülkede bu hassas saç ayağının iki unsuru yürütmeye teslim olmakta.
Ses yok.
Demokratım diyenler, demokrasiyi savunanlar, kıstas olarak hâlâ seçimleri gösteriyor. Siyasi partiler arası farkların azaldığı, hükümetlerin uygulamalarının benzeştiği dünyamızda, rejimler meşruiyetlerini, geçen yüzyıla göre giderek anlamsızlaşan seçimlerle tanımlıyor. Sağlık, eğitim, hatta yer yer güvenlik güçlerinin bile özelleştirilmesiyle, herkesin gündelik hayatını denetleme hakkı maddi gücüyle sınırlanmakta.
Ses yok.
Dünyamız, istediği ülkeye saldıran, uluslararası hukuku yadsıyan, maddi gücü ve tehditle ulusların hayatını etkileyen tek bir gücün elinde. Kültürümüz, tüketim alışkanlıklarımız giderek bu güce tabi olmakta. Gelecek yıl seçilecek başkanları, kim olursa olsun, hepimizin hayatını etkileyecek. Aydınsa, yerel konumundan nadiren başını kaldırdığında, belki imza atarak birkaç şeyi protesto ediyor, kendi sesiyle boğulduğu tepkilerle yetiniyor, ezikliğiyle edilgenleşiyor. Oysa, aynı dünyayı paylaştığımız bu güce ulaşmanın, onu etkilemenin yollarını aramak, mekanizmalarını oluşturmak, selefleri gibi başka bir geleceğin ufkunu gösterebilmek de ona düşer.
Ses yok.