Dünyada en çok insanı kim öldürdü?

Doğum tarihimiz, tarihe bakışımızı nasıl etkiler? Ya da geçmişi yargılamamızı?</br>İstanbul'da babamın elinden tutup Tophane'de köle pazarında dolaşmış...

Doğum tarihimiz, tarihe bakışımızı nasıl etkiler? Ya da geçmişi yargılamamızı?
İstanbul'da babamın elinden tutup Tophane'de köle pazarında dolaşmış olsaydım, hissedeceklerim, bugün kölelik hakkında düşündüklerimden şüphesiz farklı olurdu. Kölelik gibi, geçmişe bakınca kınanan, yaşandığı dönemde normal karşılanan ne kadar çok şey var. Bugünkü değer yargılarımızla kimbilir neler derdik, eli kırbaçlı bir köle sahibi tarihin küllerinden öylesine karşımıza çıkıverse. Düzenin kaçınılmazlığının ifadesi, sıradan bir uygulayıcısı olan bu kişiyi yaptıklarıyla yüzleştirmemizin ne anlamı olurdu acaba? İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doğmuş biri olarak, benim için ABD'nin atom bombasını atması, dinozarları yok ettiği söylenen göktaşı gibi, tarihte olan bir şeydi. Benden önce olmuştu. Yapabileceğim bir şey yoktu. Herkes gibi, herkes kadar günümden sorumluydum. Ben doğmadan olanlar tarihin sayfalarında dondurulmuştu.
Zaman yolculuklarında ya geçmişe gidilir ya da geleceğe. Geçenlerde öyle bir şey oldu ki, öldü sandığım biriyle kendimi aynı zaman diliminde yaşamış buldum. Sade kendimi değil hepimizi. Günümde olup bitenle sınırlı sorumluluğumun bir anda yok oluvermesinin çaresizliğiyle bu yazıya koyuldum.
New York'ta ikiz kuleler çöktükten sonra, televizyonlar dünyada birçok ülkenin tepkisini gösterdiğinde ibret verici görüntülerden biri, Pakistan'da zafer kazanmışcasına dans eden çocuklardı. ABD, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını attıktan sonra New York sokaklarında Amerikalılar da, sevinç gösterileriyle coşarken, Japonya'da kül olan insanların dehşetini idrak etmekten kimbilir ne kadar uzaktı.
Aynı, bu sefer de, hepimizin tarihinin beşiği Mezopotamya'da kalkıştıkları yıkıma, dehşete duyarsızlıkları gibi. Hiroşima'ya atom bombasını atan Paul W. Tibbetts'in birkaç hafta önce New York Times'da ölüm haberini okuduğumda, yaşadığını bilseydim, bu savaş kahramanına yaptığının yanlışlığını halkına anlatmaya ikna etmiş olabilseydim, Amerikalılar, askerlerinin dünyanın orasında burasında ortalığı kasıp kavurmasına, hiç olmazsa sivillerin katliamlarına, bu kadar da duyarsız olmayabilirdi duygusuna kapıldım. İkna edebilseydim kendisini, belki hiç olmazsa annesinin adını (Enola Gay) verdiği uçağının müzelerde sergilenmesini, ülkesinde çocukların atom bombasının atılmasını efsaneleştirmelerini engellemeye gayret edebilirdi.
Tibbetts, ülkesinin resmi sözcülüğüne de soyunarak, "Bombayı atmasaydık, Japonya teslim olmayacak, savaş sürecek, daha çok insan ölecekti; yaptığım ahlaken doğruydu" demiş. Bu, ne Hiroşima'dan üç gün sonra Nagazaki'deki katliamlarında uranyum yerine plutonyum çekirdekli atom bombasını denemelerinin gerekçesini açıklayabiliyor, ne de amaç Japonya'yı derhal pes ettirmek idiyse, niçin insanları katlederek değil de, bombanın tahrip gücünü önce denizde ya da çölde bir denemeyle Japonlara göstermediklerinin sorusunu cevaplandırıyor.
Çocukken bir şirketin 'promosyonu' olarak Miami'de uçaktan yeryüzüne çikolata atan, emekli olduktan sonra işadamları için uçak taksisi şirketi kuran General Paul W. Tibbetts, daha birkaç hafta önceki ölümüne kadar, dünya tarihinde bir çırpıda en çok sivili öldürmüş kişi olarak insanlığa karşı suçlardan yargılanabilirdi de.
Mezar taşı tahrip edilir endişesiyle, torununa cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş. Ölmeden bir yıl önce, ABD okullarındaki tarih kitaplarında yer almayacağından şimdilik emin olduğum şu sözleri de söylemiş olmasıysa, önce kendimizle yüzleşmemizi hatırlatması bakımından manidar, "Savaşta ahlak yoktur. Aramızdaki sorunları çözmek için savaştan başka bir yol bulmalıyız."