Düzenin son köleleri, çocuklar, gençler...

Doğal halimizle barıştan o kadar yanayız ki fırtınanın aniden kesilmesi gibi, savaşı tam ortasında durdurabiliyoruz..

20. yüzyılın başında Avrupa’da askerlik zorunlu, cepheye gitmek onurluydu. “Savaşmam” diyen gençleri devlet kurşuna diziyordu. Günümüzde savaşlarına asker bulamıyorlar. Zorunlu hizmet kalktı. Devlet, paralı askerlere muhtaç. Vicdani ret bir hak. Ne erkekler üniformalarıyla piyasada, ne de kızlar üniformalı erkeklere tav. Sokaklar sivilleşti. Balolarda kılıç şakırdatılan günler, ordularının başında padişahlarla krallar, marşlarla savaşlara uğurlanmak, tarihin çöplüğünde. Kahraman asker filmlerinin seyircisi kalmadı. Gençler ölmeye, öldürmeye gitmek istemiyor. Devlet adına kurşun sıkmak yerine, giderek sivil itaatsizliğe değer verilen bir dünyada yaşıyoruz.
Egemenler, gençlere güvenmiyor. Ordularını, düzenin yoksulluğa ittiği paralı askerlerle, göçmenlerle, erkekle eşitliği askerlikte arayan kadınlarla kurabiliyorlar.
Gençler, “Ölmek istemiyorum, öldürmem” diyor.
Bunların hepsi son yüzyılda, türümüzün tarihinde ilk kez.
Egemen düzen çıkarlarını koruyamayacağı korkusunda. Savaşsız dünyaya yönelik tarihi dönüşümü gizliyor. Savaşa yabancılaşmanın toplumsal bilince yansımasını istemiyor. Düzenin sözcüleri, finans kapitalin kukla siyasetçileri, akademisyenleri, medyası, güçbirliğinde. İlkokullardan ibadet yerlerine, bayrak törenlerinden sosyal bilimlere kadar her ortamda, savaşların kaçınılmaz olduğunu propagandalarıyla yayma çabasındalar. Kamuoyunu etkisizleştirmek, saldırgan politikalarıyla edilgenleştirmek, siber savaşlarının arkasına gizlenmek gayretindeler.
Sayıları her gün artan bir milyarı aşkın genç, bayrak, din bagajlarını arkada bırakıp internet üzerinden Facebook, My Space, Twitter’da tanışıyor. İnternette yeni ‘İpek Yolu’ gelişiyor. Tarihimizde ilk kez, var olmalarının doğallığında, dünya vatandaşlığı kültürünü oluşturuyorlar. Apolitik diye küçümsenen, marka tüketicisi diye eleştirilen gençler, sermaye kuklası politika şövalyelerinden daha politik. Politikler, çünkü miadını doldurmuş düzenle ilgilenmeyerek düzeni gayri meşru kılmaktalar.
Düzenin en büyük korkusu oyunlarının oynanmaması. Oyunlarına seyirci bulamamaları. Muhalefet değil, ilgisizlik. Gençlerin ciddiye almadığı devlet adamı diye geçinen politikacılar ve partileri, tarihimizde bu denli itibarsız olmamışlardı.
Devletin kalkışabileceği en ciddi şey savaş.
Demokrasinin beşiği diye bilinen ülkeler, halka rağmen savaşa gidiyor.
İşte Irak işgalinde İngiltere. İktidar ve muhalefet savaştan yana, halk karşıydı.
Düzen gayri meşrulaştı.
Dünya kabuk değiştiriyor.
İnsanın birbirine saldırganlığı, kökünden yok edilebilecek patoloji.
Doğal halinde saldırgan olmayan insanın, topluca vahşileşmesi, vahşi konumunu bir dönem sürdürebilmesi, sağlıklı insanların sâri hastalıktan kırılması gibi. Nasıl tek kişinin hastalığı, çevresinde sağlıklı insanlara bulaşabiliyorsa saldırganlık da çeşitli davranış ve düşüncelerin belirli koşullarda bir araya gelmesiyle veba gibi yayılabiliyor. Hastalığa zayıf düştüğümüz gibi, saldırganlığa da boyun eğiyoruz. Bünyemize yayıldıkça, iyileşene kadar, saldırganlıkla bütünleşiyoruz.
Saldırganlık, bulaşıcı hastalık gibi, bir süre toplumun normu oluyor. Savaş kültürüyle besleniyor. Annelerin üzerine titrediği çocukları, annelerinin helaliyle kendilerini cephede buluyor. Saldırganlığın bitmesi, toplumun doğal barışçıl haline dönmesi, hastalıklı dönemin geçmesini gerektiriyor.
Savaşı mümkün kılan, savaşın kaçınılmaz olduğuna inandırılmamız.
Gözlerimiz karartılarak, birbirimize karşı vuruşturulan, savaştırılan bizler, doğal halimizle barıştan o kadar yanayız ki fırtınanın aniden kesilmesi gibi, savaşı tam ortasında durdurabiliyoruz.
Hakem düdüğüyle biten futbol maçı gibi, sabah saat tam 11.00’de bitmiş Birinci Dünya Savaşı.
Bir İngiliz askerinin günlüğünden:
“Onuncu saatin son saniyesinde ateş kesildi. Bir Alman askeri savaşın son dakikasına kadar İngiliz cephesini makinelisiyle taradı. Saatin dolmasıyla siperinden dışarı tırmandı. Miğferini çıkardı. Yıllardır savaştığı düşmanları önünde nazikçe selam verdi. Arkasını dönüp gitti.”