Evlatlarımız ölmesin

Türkiye; insan hakları konusunda toplantı yapabilen değil, toplantı yapmaktan korkan, bezen bir ülke olma yolunda.

Bilgi Üniversitesi’nde Düşünce Özgürlüğü İçin 8. İstanbul Buluşması adlı toplantıyı dinlemeye gittim.
Fiilen ve internet üzerinden katılanlar Türkiye’den mağdurlar (Ahmet Şık, Nedim Şener, Ragıp Zarakolu, Pınar Selek, Nadire Mater, Davut Erkan, Abdullah Demirbaş...) belli başlı kurumların temsilcileri, uzmanlar, Human Rights Watch, Uluslararası Af Örgütü ve yurtdışından dünyaca tanınmış isimler; Noam Chomsky, Tarık Ali, Paul Auster, John Coetzee, John Berger...
“Ne güzel” diyenler olacaktır, “İşte, Türkiye’de demokrasinin bir kanıtı daha. Her şeyin serbestçe tartışıldığı bir ortam.”
Böyle bir toplantının sekiz yıldır yapılması gereği Türkiye için yüz karası.
Hukukun bağımsızlığının güvence altında olduğu demokratik ülkelerde büyük ölçüde tartışılan, demokratik olmayan ülkelerdeki insan hakları ihlalleridir. Hükümetin dünyaya örnek gösterdiği Türkiye, Hrant Dink davası fiyaskosunda, yargının bağımsızlığı ve azınlık haklarının evrenselliği gibi konularda kendisini batırmakla meşgul. Gülen Cemaati’nin desteklediği Türkçe Olimpiyatları yeni bitti. Vur patlasın, çal oynasın. Türk-İslam sentezi panayırına katılan ‘kardeş’ ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin kaç kişi bilincinde? Kimler Türkiye kamuoyundan gizlemekle meşgul? ‘Huzursuzluklar çıkmaması için’ devletinin ‘gurbetten kurtul’ davetine icabet etmeyeceğini söylüyor Hocaefendi. Merak ediyorum. Huzursuzluğun kol gezdiği, insan haklarının ihlal edildiği, bunca gazetecinin hapiste olduğu, öğrencilerin susturulduğu, kadınların kürtaj haklarının ellerinden alınmakla tehdit edildiği, Kürtlerin evrensel insan haklarından yararlanamadığı ülkesinde, evlatlarımız da ölmesin diye ‘hareket’in sesi neden konuşmuyor diye. 

Düşünce özgürlüğü toplantısının endişe verici bir yanı, katılan dinleyici sayısının neredeyse konuşmacılarla eşit sayıda olmasıydı. Türkiye; insan hakları konusunda toplantı yapabilen değil, toplantı yapmaktan korkan, bezen bir ülke olma yolunda. Yakında grev olmadığında, protesto mitingi yapılmadığında, telefonlarda konuşulmaz, üniversitelerde tartışılmaz olup demokrasi yolları tam tıkandığında, aldatıcı, aldatıcı olduğu kadar da tehlikeli, sanal bir güllük gülistanlık ortamında yaşanıyor olacak.
Toplantıda konuşan Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın aşağıda özetlediğim konuşması Türkiye’de demokrasi yollarının, gerek günlük gerek siyasi ortamda, nasıl tıkatıldığının ifadesi: 

Yedi yaşımda ilkokula başladığımda Kürtçe konuştum. Bilmediğim bir dille bana bağırdı Fatma öğretmen. Beni dövdü. Kulaklarımdan tutup duvara vurdu. Yaşamım boyunca karşıma Fatma öğretmenler çıktı. 1989 yılında Kütahya’da kızımın adını Berfin koyduğum için yargılandım. Oysa benim devletim Bulgaristan’da insanları isimleri değiştirildiği için destekliyordu. 1994’te Eğitim Sendikası başkanıydım. Anadilde eğitim istediğim için Yozgat’ın Sorgun ilçesine sürgün edildim Fatma öğretmenler tarafından. 2001 yılında Eğitim Sen Şube başkanıydım. Anadilde eğitim istediğim için Sivas’a sürgün edildim. Daha sonra görevden atıldım. 2007 yılında çok dilli belediyecilik kararı aldığım için görevden atıldım. Meclis feshedildi. Yine Fatma öğretmenler işbaşındaydı. 2009 yılında, 6 Mayıs’ta, Deniz Geçmiş’in idam edildiği gün, “Bir asker annesi ile bir gerilla annesinin gözlerinin rengi farklı olsa da gözyaşları aynıdır” dediğim için 2 yıl 6 ay ceza aldım. Oğlum Baran, bunun üzerine artık demokratik siyasete olan inancını yitirdiği için dağa gitti. 29 Aralık 2009’da, ellerim öğrencim tarafından kelepçelenerek tutuklandım. Fatma öğretmenler yine iş başındaydı. Fatma öğretmenlerin zihniyeti yüzünden hakkımda 73 dava açıldı. Toplam 480 yıl ceza isteyen 3. paket çıkarsa cezam 240 yıla inecek. Yüreğimizin bir parçası cezaevinde, bir parçası dağda, bir parçası askerde. Bu yüreğin birleşmesi için mücadele edeceğim. Bir baba, bir belediye başkanı, bir insan olarak artık evlatlarımızın ölmesini istemiyoruz. İster asker ister polis ister kamu görevlisi ister gerilla, artık kimse ölmesin bu dağlarda. Kan çıkmasın. Bunun için 480 yıl değil 1000 yıl hapis yatalım. Ama evlatlarımız ölmesin. 

Belediye başkanlığı seçimlerinde %66 oy almış bir ‘örgüt yöneticisi’ olarak yargılanıyorum. Ama artık bunalım yaşıyorum. Kâh örgüt yöneticisi kâh örgüt üyesi olmak ya da örgüt üyesi gibi olmakla yargılanıyorum. Bazen propaganda yapmakla, bazen suç ve suçluyu övmekle yargılanıyorum. Biz neyiz artık, biz de şaşırdık.
Türkiye ve yurtdışından kayda değer kişi ve kuruluşların katıldığı toplantıda demokratik bir gelecek için çizilen tabloya devletin ilgisi dinleyici sıfatıyla katılmak da olabilirdi. Sokağa çıktığımda, üniversitenin kapısında, yanlarında silahlı polis, içi boş bir cezaevi arabası gördüm.