Hangi ülkede yaşanır, Türkiye'de yaşanır mı?

Gazetede okumuştum. </br>İngiltere'de bir çift ülkeden çekip gitmek zamanı geldi der.

Gazetede okumuştum.
İngiltere'de bir çift ülkeden çekip gitmek zamanı geldi der. Düşük maaşlar, kötü eğitim, artan cürüm, aksayan sağlık hizmetleri, berbat iklim derken yaşam koşullarını tahammül edilmez bulurlar. Atlası çıkarıp dünyayı gözden geçirir, İngilizce konuşulan ideal bir yer bulurlar. Çocuklar okuldan alınır, ev satılır, taşınılır.
Bir ay geçmeden vardıkları yerde savaş çıkar, Güney Amerika'nın kıyısında Falkland adalarında İngiliz ve Arjantin orduları çarpışmaya başlamıştır.
Milli Şef İnönü rejiminin aydın kıyımlarında Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes'le birlikte Muzaffer Şerif de, kısa bir süre hapis de yattıktan sonra, yurdundan ayrılmaya mecbur bırakılır. Türkiye'nin kaybı başka ülkelerin kazancı olur, üç bilim adamı kendi alanlarında dünya çapında ünlü olur. Muzaffer Şerif Türkiye'ye o denli küser ki, hiç dönmediği gibi, kendisiyle ABD'de tanıştığımda, İstanbul Üniversitesi'nde felsefe okurken annemin sınıf arkadaşı olduğunu bilmesine rağmen, başkalarıyla da yaptığı gibi, öfkesinden benle de Türkçe konuşmayı reddetmiş, İngilizce hal hatır sormuştu.
Reddi o kadar şiddetliydi ki, reddinin şiddetinde reddettiği yeri daha da çok yaşıyordu.
Gurbet psikolojisini yaşamayanlar, Türkiye'de sılanın ne anlama geldiğini belki de en iyi Nâzım Hikmet'in 'Memleket, Memet, Münevver' üçlüsüne hasret şiirlerinden bilir.
Washington'da öğrencilik yıllarımda tanıdığım, gurbette yazdığı 'Vakvaka'nın Tasası' adlı okurumuza ulaşamayan şiir kitabı da olan Sadi Koylan, askerliğini yapmadığından elliyi aşkın yaşına rağmen Türkiye'ye dönemiyordu. Sık gördüğü bir kâbusunu bizlerle paylaşmıştı. Potomac nehrinden suya girip yüzmeye başlar. Dalgalarla cebelleşerek Atlas Okyanusu'nu, Cebelitarık Boğazı'nı geçer, Akdeniz'in sularında duyduğu hazla Ege'ye varır. Tam sahile ulaşıp, yurduna doğru son kulacını atacak, aniden denizin suları çekilir, yatağında çarşaflarla boğuşurken uyanır.
İnsanlar bazen daha iyi yaşam koşulları uğruna, bazen Nâzım Hikmet gibi canlarını korumak pahasına, bazen de Stalin'in Kırım'dan sürdüğü Türkler gibi topluca sürgüne, sılaya mahkûm olabiliyor.
Ama çoğu zaman, koşullar ne denli tahammül edilmez olursa olsun, yaşadığımız yere uyum sağlarız. Doğamızda çevremizle bütünleşmek, temerküz kampları örneğinde olduğu gibi en ceberrut ortamlara bile ayak uydurmak var. Ağır çekimde film gibi olan uyum süreçlerimizde, farkında olmadan içselleştiririz değişen ortamımızın değer yargılarını, kurallarını. Uyum sağlamak, 'iyi'yi benimsemek ya da 'kötü'yü reddetmek ağır basan temel bir dürtü türümüzde. Böyle olmasa, imparatorluklarımızın uyumlu kulları olmaktan cumhuriyetlerin uyumlu vatandaşları olmaya, geçen yüzyılın başlangıcında demokrasilerin savunuculuğundan totaliter rejimlerin hararetli taraftarları olmaya nasıl geçilebilirdi ki? Atina demokrasisinde, ABD'nin plantasyonlarında, Osmanlı'nın konaklarında, köleler de, köle sahipleri de uyumlu değil miydi yaşadıkları ortama?
Hayatını idame ettirebilen iyi köleydi, isyan eden değil.
Ülkelerimizde ne varsa hem bize rağmen hem de bizim sayemizde.
Biz değil miydik, 7 bin kişi için idam cezası istenen, 400 gazeteci için 3 bin 315 yıl hapis cezası verilen, seçtiğimiz başbakanlarımızı, milletvekillerimizi hapse atan 12 Eylül darbesinin başının cumhurbaşkanlığını oylarımızla onaylayan?
Bizim akademisyenlerimiz değil mi, askeri rejimin YÖK'üne karşıyız demelerine rağmen, 20 küsur yıldır bu kurumun kapıkulluğuna boyun eğen?
Ne kahvaltı etmiş, ne öğlen yemeğe vakit bulabilmiştim. Ada vapuruna binmeden simit aldım. Vapur kalabalık. Güvertede oturdum. Simitten bir parça kopardım. Yemeye başladım. Birden aklıma ramazan olduğu, yanımda, karşımda oturanların oruçlu olabileceği geldi. Usulca kalan simidi cebime koydum, yemeye devam edersem saygısızlık hatta tahrik olabilir diye. Yoksa kimsenin ters bir bakışını hissetmemiştim. Ömrüm boyunca İstanbul'da, bundan önce hiçbir ramazanda aklıma böyle bir şey gelmemişti. Kendimce saygılı davrandım, değişen Türkiye'ye uyum sağladım. Aç kaldım.