İngiltere mektubu

Çifte standartlarla cebelleşiyorum. &quot;Ne güzel,&quot; diyorum sokakta zaten nadiren rastlanan polisin silah taşımadığını gördüğümde.</br>&quot;İşte bilinçli vatandaşlar,&quot; diyorum, dünyanın öbür ucunda...

Çifte standartlarla cebelleşiyorum. "Ne güzel," diyorum sokakta zaten nadiren rastlanan polisin silah taşımadığını gördüğümde.
"İşte bilinçli vatandaşlar," diyorum, dünyanın öbür ucunda, Myanmar'da askeri rejime karşı kamuoyunun duyarlılığını gördüğümde.
İngilizler de kendilerini böyle mi görüyor?
Neleri görüyor, neleri görmüyorlar?
Uluslararası Af Örgütü'nde yıllardır çalışan bir arkadaşım eski Başbakan Blair'in anıları için bir yayınevinden 8 milyon sterlin avans almasını, "Hakkıdır, devletten ne maaş aldı ki?" diye karşılıyor.
Anketlere göre bu ülkenin insanlarının belki yüzde 70'i Irak savaşına karşıyken iktidar ve muhalefet partileri savaştan yana. Kimilerine göre, Birleşmiş Milletler'i hiçe sayıp uluslararası hukuku ihlal ettiklerinden Bush ve Blair savaş suçlusu olarak yargılanmalı.
Kamuoyu Blair çiftinin yeni satın aldıkları üçüncü evlerinin fiyatıyla meşgul.
Demokrasiye hasret duyan ülkelerde yaşayanlar, demokrasi ihlallerine daha mı duyarlı? Temel özgürlüklerden yoksun yaşamaya mahkûm edilenler, uyurgezer demokrasilerinde özgürlüklerini kullanmayanlardan daha mı bilinçli?
Dünyaya demokrasi dersi vermeye soyunanlar gündelik yaşamlarında emperyalizmi ne denli içselleştirdiklerinin bilmem farkındalar mı?
Başında Kraliçe'nin olduğu, Anglikan kilisesinin merkezi Canterbury Katedrali'ndeyim. Etrafımda ünlü ölülerin lahitleri ve mezar taşları. Turistler, İngiliz aileleri, okul çocukları katedrali huşu içinde dolaşıyor. Gömülenlerin çoğu asker. Vatanı korumak değil, imparatorluğu genişletmek için Hindistan, Afganistan, Malaya, Güney Afrika'da savaşan subaylar. Taşlardaki yazılar emperyalizm tarihinin özeti. Özellikle bir taş ibret verici, "Major Simon Willard (1604-1676)
Saldırgan Kızılderili kabilelerine karşı İngiliz Kuvvetleri Başkomutanı.
Amerikan hükümetinin askeri, idari ve adaletine üstün hizmetleriyle tanındığı gibi, New England'da kurulan İngiliz sömürgesinin öncülerinden."
Mezar taşının Canterbury Katedrali'ne ölümünden yüzyıllar sonra, 1902'de konmasıysa ayrıca düşündürücü.
Dover Kalesi'nde kilisedeyim. Burada gömülenler de çoğunlukla asker.
Duvarda dünyada iyilik için savaşan İngilizler diye yazıyor.
Winston Churchill'in evi Chartwell'deyim. İkinci Dünya Savaşı'nda demokrasi adına faşizme karşı seferberliğin öncülüğünü yapan Churchill, Hindistan'ın İngiltere'den bağımsızlığına karşı çıkanlardan. Nedenini sorduğumda, özgürlüğe alışık olmayan Hintlileri kendilerinden korumak, birbirlerini katletmelerini engellemek gerekiyordu, cevabını alıyorum.
Başka bir arkadaşımın oğlu Mısır'dan yeni dönmüş. Babası, oğlu İngiltere'de bulunmayan bir mikrop kapmışcasına, "Rüşvetle tanıştı," diyor. Tanışan kim? Tanıştıran kim? Daha geçenlerde İngiltere'nin silah satmak için Suudi Arabistan'a, belki rüşvette dünya rekoru olan, milyonlarca sterlin verdiği açıklanmıştı.
Harvard'da tarih profesörlerinden C. Elkins'ın yazdığı, İngiltere'de çıkan bir kitap* bu ülkenin eski sömürgesi Kenya'da 1950'lerdeki soykırımını ilk defa gün ışığına çıkarıyor. Toplumun, basının gündemine yansımamış. Sanki kimsenin umurunda değil.
Çifte standartlarla cebelleşiyorum.
Burası yasaklar ülkesi değil.
Bir müzede dolaşırken şu yazı gözüme çarptı,
"Lütfen dokunmamaya gayret edin."
*Elkins, Caroline, Britain's Gulag The Brutal End of Empire in Kenya, Jonathan Cape, Londra, 2005.