İtalyan sevgilim olmuştu

'Bir yazar ne zaman Türk yazarı değil de yazar oluyor?'

Ulus-devlet kimliklerimizden soyunmak ne kadar güç.
“İnsan önemli, bana ne onun bunun milletinden” diyenler de kurtulamıyor kimliklere bayrak takmaktan.
Aşkta bile, deplasmana çıkmış milli futbol takımı gibiyiz. “İtalyan sevgilim olmuştu” demenin ne âlemi var? İlle de kimliğini belirtmek gerekiyorsa yetmez mi sevgilinin adı? Ganimet mi yabancı sevgili? Aşağılık kompleksinin ifadesi mi?
Olup olmadık yerlerde ulusal aidiyetimizn belirtilmesinden gocunmadığımız gibi, normal karşılıyoruz. Falanca ülkenin yazarı, ressamı olarak kendini, tanıtan, tanıttıran nice sanatkar var. Oysa Dostoyevski’nin yanına Rus, Picasso’nun yanınına İspanyol sıfatı, özellikle o ülkenin sanatından söz edilmiyorsa pek konmuyor.
Neden?
Bir yazar ne zaman Türk yazarı değil de yazar oluyor? Milletin belirtilmesinde yeteri kadar tanınmamazlık mı yatıyor? Dünyaya egemen mağrur Batı’nın kendisinden başka herkese, bakın oralardan da bir şeyler çıkıyor dercesine, tepeden bakan emperyal tavır almasından mı?
Biz de, farkında olmadan bu tuzağa düşüyoruz.
Kimimiz milli üniformasını ülkesinin temsilcisiymiş gibi benimsiyor. Yurtdışı seyahatlerinde zannedersiniz ki Turizm Bakanlığı memuru. Güzel yer mi gördü. Bizde daha güzeli var diyor. Ülkesine, diyelim insan hakları konusunda, eleştiri gelince de, Dışişleri Bakanlığı görevlisi. Hemen karşı takımın kalesinde gol arıyor, “Sizde de şu şu çok kötü” diye. Oy vermediği, aleyhtarı olduğu iktidar partisi için de, farkında olmadan, “Bizim” hükümetimiz diyenler çok olduğu gibi, karşısındaki yabancıdan da, o sorumluymuş, gibi ‘hükümeti’ hakkında hesap sorma hakkını görebiliyor.
Seyahatteyken huzurunuzu bozmuyor mu, hangi ülkeden geldiğinizi öğrenen bir kişinin, sizi hiçe sayıp, ülkenizle ilgili bildiklerini, patlıcandan futbola, siyasetten sinemaya robot gibi sıralamasına? Söylenen güzel şeylerse hoşumuza da gidiyor. Ne varki ‘kötü’ söyleyen de ‘güzel’ söyleyen de, aslında bize değil, milliyetimize hitap etmekte.
Yabancılarla, ya da çağdaş, sosyolojik deyimiyle ‘ötekiyle’ karşılaştığımızda, tarih boyunca nice üniformalar değiştirdik. Nice üniformalardan soyunduk, nice başka üniformalar giyindik. Başlangıçta kabilelerimizle ayrışırken, köylerimize, kentlerimize aidiyetimizde, bizden olmayanlara tavır takındık. Yüzlerce yıl dinlerimizi çarpıştırdık. Ötekiyle sohbetlerimizde yarıştırdık. Efsanevi çapkın Casanova bile anılarında İstanbul’da bir paşanın konağında, hangisi daha üstün diye tartışıldığı, dinlerinin bilek güreşini anlatır.
Ulusal üniformalarımızdan da elbet soyunalacağız bir gün. Ama kolay değil.
Dinsel aitlikler, asgari bir kültürü, okumuşluğu gerektiriyordu. Üstelik son noktada dindarları birleştiren tanrı inancı var.
Ulusallık bizi ayrıştırdıkça dünyalı olmaktan da uzaklaştırıyor.