Kanun suç olunca

Boyun eğme özelliğimiz, bireyin kendisini güçlü ve güvende hissedemediği her türlü rejim ve ortamda geçerli.

Totaliter rejimlere nasıl uyum sağlarız?
Kendimizi aldatarak. Kendimizi çaresiz hissederek.
Türkiye’de 12 Eylül sürecinde bu konunun psikolojik boyutları üzerine kitap yazmak için not tutmaya başlamıştım. Başlıca gözlem alanım, İstanbul’da ders vermekte olduğum üniversite idi. Üniversite için olmazsa olmaz olan kurumsal özerklik ve akademik özgürlük konusunda hassasiyetlerine yakından tanık olduğum, hemen hepsi alanlarında ‘isim’ olan meslektaşlarımın çoğu askeri rejimin YÖK’üne bir çırpıda riayet eder olmaktan öte (erkeklerin sakal kesmesi, tehlikeli sandıkları yayınlarını özgeçmişlerinden çıkarmaları gibi), kurullarda aktif görev alarak, bölüm başkanı, dekan vs. olarak totalitarizmin yasa ve yönetmeliklerini bizzat uygulamaya başladılar. 

Kaleyi terk etmemek 
Değişimlerini, ‘kaleyi terk etmemek’ sözleriyle, istifa etmemelerini, yerlerine ‘kötü’lerin geleceği gerekçesiyle açıklıyorlardı. Demokrasi literatüründe ‘işbirlikçi’ sıfatıyla tanımlanacak tutumları, rasyonalizasyon gibi çeşitli psikolojik savunma mekanizmalarını kullanarak baskı rejimine uyum sağlama yatkınlıklarıydı.
Türkiye’de 12 Eylül bu sürece sade bir örnek. Bugün de iktidar ve değerlerinin giderek ‘vazgeçilmez’ konumda algılanmasıyla, ülkede benzer uyum süreci yaşanmakta. Günlük dilde “Merhaba” yerine “Selamünaleyküm”lerin, “Teşekkür” yerine “Allah razı olsun”ların yaygınlaşması, inanç özgürlüğünün değil, ‘güç’ önünde ‘edilgenliğin’ ifadesi. 

Nazi’lerin temerküzü 
Boyun eğme özelliğimiz, bireyin kendisini güçlü ve güvende hissedemediği her türlü rejim ve ortamda geçerli. Kendimize yakıştıramadığımız durumları benimsediğimizin, İngiltere’nin bir avuç askerle koca Hindistan’ı sömürge olarak yönetebilmesinden, Nazilerin temerküz kamplarının işleyişinden mahkûmların görev almasına kadar farklı örnekleri var.
Aklımda, Kenan Evren’in, “Beni yargılayacaksanız, orduda, bürokraside... herkesi yargılamalısınız. Bunlardan bize karşı çıkan olmadı” demesi. Tek tük kişilere dava açarak 12 Eylül’ü yargılamak göstermelik. Türkiye’de toplum vicdanını yargılamaktan hâlâ çok uzak. Özgürlüklere en duyarlı olma iddiasında üniversiteden örneğin, tek tük kişiler yerine, toplu halde istifalar olabilseydi, ne hâlâ faşizmin uzantısı YÖK olurdu ne de anayasanın meşruiyet verdiği totaliter yapı. Bugün Türkiye Cumhurbaşkanı’nın sahip olduğu yetkiler esasta Kenan Evren’inkiyle aynı. 

ABD’yi vuran darbe 
Nasıl olur da seyretmemişim dediğim ‘Judgment at Nurnberg’ adlı filmi seyrettim dün. Başbakanından çiçeği burnunda memuruna kadar her devlet mensubuna tavsiye ederim. Konusu, Hitler döneminin hukukunu uygulayan yargıçların, “Biz kanun adamı olarak kanunları uyguluyorduk” diyenlerle ilgili.
Geçen gün de J. Goldsmith’in ‘Power and Constraint: The Accountable Presidency after 9/11’ adlı kitabının, Harvard Hukuk Fakültesi hocalarının katılımıyla tanıtıldığı paneli dinlemeye gittim. Konusu, ABD Başkanı Obama’nın terörizmle mücadele adına Bush’un politikalarını esasta aynen sürdürmesi. Ancak kitabın temel tezi, hem eskisine göre ABD Başkanı’nın artık daha denetlenebilir olması hem de yurttaş haklarına tecavüz eden Bush’un kendine buyruk uygulamalarının yasallaştırılmasi. Örnek, Küba’daki Guantanamo ABD askeri üssünde ‘habeas corpus’ hakkı olmadan ‘düşman savaşçı’ tanımıyla tutulanların konumu artık kanuna uygun. 

Hukuk ve kanun 
Hukuk ve kanunu birbirinden ayırt edemeyenlere karşı demokrasi seferberliğinde asıl güç olan vicdanımız pahasına kendimizi haklı görmekten vazgeçmek.