Kuala Lumpur'da takside

Ulus devletler dünyayı hastane yaptı. Sınırları parsellemiş, asker dikmiş, mayınla döşemiş, bizleri ayrı ayrı koğuşlara yerleştirmişler.

Geçenlerde Malezya ve Endonezya’da yazarlar toplantılarına katıldım.
Bir kez daha farkına vardım, ülke isimleriyle o ülkelerde yaşayanların uyuşmazlığının. Olimpiyatlarda Malezya bayrağı adına 200 metre koşan atlet, televizyonda turizm reklamlarında güleryüzlü Endonezyalı... hepsi, yıllar önce Fransız deyince gözümüzün önüne gelen bereli Fransız kadar, tarihin akışkanlığında geçici, yapay görüntüler. Üsküp’te arkadaşımın anneannesi, ömrü boyunca aynı sokakta, aynı evde yaşarken ülkesi sekiz kez isim değiştirdi.
Hastanelerde hastalıklara göre koğuşlar vardır. Ulus devletler dünyayı hastane yaptı. Sınırları parsellemiş, asker dikmiş, mayınla döşemiş, bizleri ayrı ayrı koğuşlara yerleştirmişler. Hastane dışında hiç olmazsa insanların var olabileceği bir ortam var. Ulus devletli dünyamızda, elimizde pasaport, bir koğuştan ötekine geçebiliyoruz ancak. 

Otomobil, şampuan, prezervatif, meşrubat üreticileri gibi, ulus devlet imaj peşinde. Bizlerden topladıkları vergilerle ‘bizim’ imajımızı pazarlasınlar diye reklam şirketlerine dünyanın parasını harcıyorlar. Türkiye’de dervişler dönüyor, Amerika’da Miki Fare hoş geldin diyor, Japonya’da geyşa çay ikram ediyor, Jamaika’da bikinili kız denizde gülümsüyor, Endonezya’da Balili kızlar dans ediyor... Standart sosise imaj yakıştırmak tamam da tarihi tesadüfler sonucu aynı köşeye sıkışmış, farklı insanlardan oluşan topluluğa imaj uydurmak?.. 

Turist çekmek için uydurulan ‘Miki Fareli ihracat imajları’ ulus devlet sınırlarından içeri girmiyor. İç tüketime yönelik ‘bayraklı vatandaş’ imajı ise, çoğu zaman, genelde politikacılar tarafından birbirlerini vatan hainliğiyle suçlamak, iktidarlarını sürdürmek için hayali dış düşmana karşı gündeme getiriliyor. Yurtiçindeyse kazan kaynıyor. Sınıf farklılıkları artıyor. Zenginle yoksulun arası açılıyor. İç ve dış göçlerle etnik aitlikler keskinleşiyor.
Küreselleşen dünyamızın sorunlarıyla uğraşmak için küçük, kendi sorunlarıyla uğraşmak için yeteri kadar yerelleşemeyen ulus devlet, işlevsizliğinden meşruiyetini yitirdikçe, milliyetçilikle birlikte tarihimizin önceki dönemlerinde başat olan dinlerimiz gibi geleneksel aidiyetliklerimiz yeniden devreye giriyor. Tarihteki son çırpınışlarıyla hepimize ortak bir dünyanın oluşmasını engelliyorlar. Kuala Lumpur’da taksideyim. Şoför soruyor: 

“Nerelisin?”
“İstanbullu.”
“Müslüman mısın?”
“Elhamdülillah.” 

Bana dönüyor. Gözleri ışıl ışıl. Neredeyse kucaklayacak. Para almıyor. Aynı şehirde başka bir taksi. Aynı konuşma, “Müslüman mısın” sorusuna bu sefer “Hayır” diyorum. Susuyor. Bir daha konuşmuyor. Bakışında hayal kırıklığından öte, takımından taraftar, ordusundan nefer eksilmesinin ifadesi.
Cakarta’dayım. Yazarlarla buluşacağız. Müslüman ve Hıristiyan yazarlar ayrı örgütler kurmuş. Bali Adası’ndaki Budist kökenli geleneksel danslarda motifler, ılımlı olduğu söylenen İslam hükümetinin çıkardığı pornografi yasasıyla başka birçok şeyle birlikte yasaklanmış.
Milliyetçilik, dinler, dünya vatandaşlığına engel olmaktan çok, günümüzün belirsizliğinde, bizi krizden krize, savaştan savaşa sürükleyen egemen düzende çoğumuzun sarıldığı can simidi gibi. Ne var ki batan Titanik’e can simitleri yetmedi.
Mesele dünü korumak değil yarını görebilmek.