Menderes'ten Saddam'a...

12 Eylül'de kapanmadan önce Uluslararası Af Örgütü'nün İstanbul başkanıydım.

12 Eylül'de kapanmadan önce Uluslararası Af Örgütü'nün İstanbul başkanıydım.
Kenan Evren'in, "Asmayacaktık da besleyecek miydik?" dediği, askeri cuntanın 60'a yakın genci astırttığı yıllardı.
Ölüm cezasına karşı dünya çapında bir kampanyayla ilgili olarak imza topluyorduk. Sade solcu bilinen kişiler metni imzaladığından kampanyayı yaygınlaştıramıyorduk. Oysa, Türkiye'de idam deyince bizzat acısını çekmiş çevreleden biri Demokrat Partililerdi. Bu nedenle Adnan Menderes'in bakanlarından, onun hakkında kitap yazmış, babamın da arkadaşı eski bir DP'liye gittim. Konuyu anlattım. Kısa bir sessizlikten sonra elini dizime koyarak, "Gündüz, haklısın, idama ben de karşıyım, ama açıklarsam yanlış anlaşılır" demişti.
Aynı yıllarda Uluslararası Af Örgütü, doktorların infazda hazır bulunup ölüm raporunu imzalamalarının Hipokrat yeminiyle bağdaşmadığından onları, Tabip Odaları kanalıyla, bu görevi kabul etmemeye çağırmıştı. Doktorlar devletle işbirliğini reddettiği taktirde infaz olamaz. Kanun böyle.
Çağrıya kimse kulak asmadı.
27 Mayıs'tan sonra Yassıadada'da askeri mahkemenin idam kararı üzerine, Adnan Menderes, gizlice biriktirdiği uyku haplarıyla intihara teşebbüs etmişti. Doktorları, Menderes'in midesini pompaladı, hayatını kurtardı, nedense prostat muayenesi yaptılar, alelacele yazdıkları 'sağlığı yerindedir' raporuyla Menderes'i idam sehpasına yollayıp, ölü raporunu imzaladılar.
Kimdi bu doktorlar diye hep merak etmişimdir. Belki yaşıyorlardır. En kutsal mesleklerimizden bildiğimiz tıp mensupları, vahşete bu denli uyumluysa, bizim halimizi, nelere muktedir olduğumuzu düşünmek ürpertici.
Saddam Hüseyin'in öldürülüş biçimi ve tavrı, dünya kamuoyunda onun vakur duruşunu takdir eden öylesine bir yer etti ki, asıl ipleri çeken ABD, böyle olsun istemizdik diye, yedi düvele yakarmak mecburiyetinde kaldı.
Türkiye'de de, 27 Mayıs askeri darbesine alkış tutanlar bile, ordunun düzmece Yassıada mahkemesini aşağılayan Celal Bayar'ın 'mert' tavrını takdir ederken, mahkeme başkanına "Reis bey" diye hitap etti diye Adnan Menderes'i hâlâ küçümserler. Derken Süleyman demirel ve partisi 12 Mart cuntasının açık tuttuğu Meclis'te demokrat partinin intikamını alırcasına üçeüç talebiyle Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idamı için parmak kaldırdı. Onlar da ölümlerine kararlılıkla gitti. Humeyni ve mollların da, İslam adına astıkları İranlı generallerin idam sehpasındaki vakur davranışları takdir edilmişti.
Devletin insan öldürmesinin vakurca kabul edilmesi, infazın sözde insan onuruna yakışır biçimde yapılması, bu soğukkanlı cinayeti, dünya kamuoyu
nezdinde meşrulaştırıyor mu?
Okuduğumuza göre Saddam infaz yerine götürülmek üzere helikoptere bindirilinceye kadar, öldürülmeyeceğini düşünüyormuş. Belki, mahkemede ABD'nin bir zamanlar kendisiyle nasıl işbirliği yaptığını anlatmaması, Washington'un kendisini astırmayacağı inancından, hatta pazarlığından kaynaklanıyordu. Belki, bitmez tükenmez megolamanlığıyla Iraklılara seslensin diye, Amerika'nın yardımını isteyeceğine inanıyordu, inandırılmıştı.
Yaşamayı sevdiğimizi haykırmaya cesaret edemediğimiz, mezbahaya gider gibi pisi pisine öldürülmeye götürülürken ayaklarımızın geri geri gideceğinden korktuğumuz, korkumuzu belli etmemek için ölümlerine kahramanca gidenleri baş tacı ediyor olmayalım?