New York mektubu

İngiltere'de yaşayan bir arkadaşım 15 yıl aradan sonra geçen hafta ilk defa New York'a geldi. Şehri huzurlu ve şıklaşmış buldu. Ben de üniversite yıllarımda bu şehre geldiğimde, yolumu çevirenlere vermek üzere yanımda...

İngiltere'de yaşayan bir arkadaşım 15 yıl aradan sonra geçen hafta ilk defa New York'a geldi. Şehri huzurlu ve şıklaşmış buldu. Ben de üniversite yıllarımda bu şehre geldiğimde, yolumu çevirenlere vermek üzere yanımda uygun bir miktar para taşırdım. Şimdi de ABD başkanlığına soyunan Giuliani'nin, New York belediye başkanıyken sokaklardaki işsiz güç tayfasını polise toparlatıp, şehir dışına attırdığını arkadaşıma anlatırken, aklımdan Sabahattin Ali'nin öyküleri, Milli Şef İnönü rejiminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın, başkentte köylü kıyafetinde dolaşanlara aynı muameleyi yaptığı geçti.
ABD'nin, vatandaşlarını bu tür uygulamalarla da bastırıp uyumlu kılma becerisi, sosyolojinin kurucusu Max Weber'in, 'Devlet, şiddet kullanmaya meşru hakkı olandır' tanımına tıpatıp uyuyor. Buradayken gördüğüm, Melis Birder'in New York hapishanelerinde mahkumların ziyaretçileri üzerine tamamlamakta olduğu çarpıcı belgesel filmi de, nüfusuna oranla dünyada en çok tutuklunun ABD hapishanelerinde olduğu bilgisiyle başlıyor.
Sosyalist ve kapitalist ideolojilerin çarpıştığı Soğuk Savaş yıllarında, sizin de şimdi yukarda yazdığım satırlardan edineceğiniz intiba gibi, Moskova, ABD'yi polis devleti olarak tanıtır, bu ülkenin her kesimine yayılan tüketim olanaklarını örtbas etmek isterdi. Üniversitede 'Psikoloji ve Propaganda' dersinde hocamız bize Sovyetler Birliği'nin bu sansürünün nasıl geri teptiğini şu örnekle anlatmıştı.
Moskova'da bir fabrikada, işçilere ABD'de zencilerin polisten dayak yediğini belgeleyen bir film gösterilir. Stalin döneminde açlıktan ölenlere, Sibirya'da gulaglara sürülüp dönmeyenlere alışık olan işçiler, fabrika çıkışında film hakkında kendi aralarında konuşurken, en çok üstünde durdukları zencilerin giydikleri ayakkabıların şıklığı ve çeşitliliğidir.
Sovyetler Birliği ve Çin gibi totaliter rejimler, kendi halklarının tepesine binerek güçlenirken, ABD gibi, Batılı emperyalist ülkeler dünyayı sömürerek ülkelerine servet aktardı. Benim bu kaba açıklamamın ötesinde, kapitalizmin egemenliğini açıklayan çeşit çeşit kuramların sonu yok. Sosyal devletin kurumsallaştığı Avrupa'ya rağmen, doktoruyla, aşçısıyla, ressamıyla, dünyanın dört yanından akın akın gelen her sınıftan insanın ABD'ye yerleşip yaşamayı tercih ettiği gerçeği, yadsınamaz olduğu kadar açıklaması da kolay değil.
Geçen hafta New York metrosuna bindiğimde, tüm diğer yolcular gibi benim de gözüm güzergâhımızı yanıp sönen ışıklarla gösteren tabelaya takıldı ve orada kaldı.
Brooklyn'den Manhattan'a yapacağım yolculuk, ışıkların yanıp sönmesiyle, duraktan durağa bir beklenti gerçekleşmesine dönüştü. Durduğumuz her durağın ismi yanında ışık yanıyor, metronun tekrar hareket etmesiyle bir sonraki durağın adı ışıklanıyor, başka bir ışık, sonraki duraklara kaç durak kaldığını, gene yanıp sönen sayılarla belirtiyordu.
Yol boyunca ne kitap okuyabildim, ne âdetim olduğu gibi diğer yolcuları süzüp onların dünyalarında gezindim, ne dinlenmek için gözlerimi kapatabildim, ne de sallana sallana giderken hayatın anlamını ya da eski sevgililerimi düşünebildim. Başkaları gibi benim de gözüm, rotamı gösteren ışıklı tabelada, benliğim, her yeni durağa gelince kendimi bir şey başarmış gibi hissetmemde, hayatımın amacı, ineceğim durağa vasıl olmaya indirgenmişti. Aynı, önceden belirlenmiş seçenekler içinde ilerleyebilen, bir sonra neyi tüketebileceklerinin düşüne hapsolan milyonlarca Amerikalının günlük yaşantısı gibi.