Sabiha Gökçen Dersim'de*

Havaalanındaki tabelanın İngilizce tercümesinde Sabiha Gökçen'in Dersim'de insanları bombaladığı konmamıştı.

(İki yıl sonra tekrar) 

Bildiğim mekânlar arasında benim için en tahammülsüz olanı havaalanları.
Ömrümde en çok boşa geçen zamanımın askerlikteki birkaç ayım diye düşünürdüm. (Tek kazancım dostlarım). Beni yedirdiler, içirdiler, maaş bile verdiler. Karşılığında benden aldıkları, benim verdiğim bir hiç. Hiç olmazsa ağaç diktirselerdi. Hele içtimada geçen zaman. Hayatımda ne annemle babamı ne de üniversitede herhangi bir hocamı, iki buçuk ay gibi kısa bir zaman da olsa, her konuda ahkâm kesen yüzbaşı kadar dinledim. Bizler hazırolda karşısında ayakta dikilmişken anlatır dururdu bir şeyleri. 

Bir yerden bir yere giderken saatlerimizi geçirmeye mecbur kaldığımız havaalanları da dünyada en kıymetli şeyimizin, zamanımızın katledilişinin mekânları. Hele son yıllarda terörizm gerekçesiyle uçak kalkışından saatler öncesinden buralara gelmemiz istendiğinden, mahkûmiyetimizin süresi de uzadı. Bizi toplu halde tutuyorlar ya, havaalanlarını alışveriş merkezlerine dönüştürdüler. Bekleme eziyeti yetmiyormuş gibi, harcamaya niyetli olmadığımız paraya da gözlerini dikmişler. Onu bunu satan dükkânlar, sokak boyunca dizilmiş dilenciler gibi bizi yolumuzdan çelme gayretindeler. 

Mimarların çabası da cazip kılmıyor havaalanlarını. Tersine, kendilerine göre harika tasarımlarını döktürürken biz yolcuların amacının bir an önce bu mekândan kurtulmak olduğunu kaale almıyorlar. Tersine, mimar, “Bakın ben neler yaptım” diye hünerini sergilercesine, bizi, ellerimizde çantalar, oradan buraya dolaştırıp yoruyor. İlle de bizi bekleteceklerse havaalanlarında neden küçük müzeler, cep sinemaları, kütüphaneler, konser alanları, resim galerileri yapmıyorlar? Kültür sanayiinden de para kazanabileceklerini düşünemeyecek kadar kıt görüşlüler. 

Zorla bekletildiğim zamanları onların istediği gibi geçirmememin çözümünü havaalanlarını yazmakta buldum. Orada bulunduğum müddetçe bir köşeye çekilip uçağım kalkana kadar havaalanlarıyla ilgili aklıma ne gelirse yazıyorum. Bazen ilham almak için farklı bekleme salonlarına gidiyorum. Diyelim Londra’dan İstanbul’a uçacağım. Türkiye’ye gidecek yolcularla beklemek yerine mümkün olduğu kadar son ana kadar Rio’ya ya da Pekin’e uçacak yolcuların salonunda oturuyorum. 

Havaalanı yazılarım beni bu mekânların isimlerini araştırmaya yöneltti. Kimi Münih’te Straus, Paris’te DeGaulle, New York’ta Kennedy gibi politikacı ve devlet adamlarının, kimi Londra’da Heathrow ya da eskiden İstanbul’da Yeşilköy gibi bulunduğu yörenin adını taşıyor. Çiçek, renk, roman, şair ya da müzisyen ismi taşıyan havaalanına henüz rastlamadım. Hiç olmazsa Brezilya’da bir havaalanına Pele’nin adı verilemez miydi? Beni çok şaşırtan Chicago O’hare Havaalanı’nın adıydı. Oradayken çikolatacı dükkânından polise kadar sormadığım kalmadı. Nihayet bilen birini buldum. Meğer John O’hare İkinci Dünya Savaşı’nda pilotmuş. Çok iyi bombacıymış. Avrupa’da orayı burayı yerle bir etmiş, bu arada tabii sivilleri de katletmiş. İrkilmiştim “Bir uçak bombacısının adını güvenli bir uçuş kaygısıyla geldiğimiz havaalanına nasıl verebilirler” diye.
Beterin beteri varmış. Geçenlerde İstanbul’da Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan uçtum. Koridorlardan uçağıma doğru yürürken Sabiha Hanım’ın ömrünü anlatan dev bir panonun önünde durdum. İftihar edercesine yazıldığı belli olan şu yazı vardı: 

“O, dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu.”
Ve yanındaki yazıda “...1937 yılındaki Dersim harekâtına savaş pilotu olarak katılan Sabiha Gökçen...”
Altında yazının İngilizce tercümesinde Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı.
Utanmışlar mıydı?
“İşte” dedim, “Türkiye’nin iki yüzü. Biri yabancılara yönelik, “Bakın biz ne kadar uygarız, kadınlar pilot bile olabilir diyor” diğeri ise sorgulamak yerine göklere çıkardığımız ezberi tarihimizle övünüyor.
Sabiha Gökçen Havaalanı’nın adının değiştirilmesini istesem yanlış mı anlaşılır? Ya da zorunlu olmasa askerlik? 

*Radikal, 29 Kasım 2009