Telefonda nasıl konuşulur?

Ailemin Boston'da yaşadığı 1950'lerden kalma "Telefonda nasıl konuşulur?" başlıklı broşür buldum. Telefon çalınca ahizeyi kaldırın, merhaba deyin, vs... ABD'de halka teknolojinin kullanımını tanıtmışlar ama bir yandan da telefonda konuşma biçimini standartlaştırmışlar.

Ailemin Boston’da yaşadığı 1950’lerden kalma “Telefonda nasıl konuşulur?” başlıklı broşür buldum. Telefon çalınca ahizeyi kaldırın, merhaba deyin, vs...  ABD’de halka teknolojinin kullanımını tanıtmışlar ama bir yandan da telefonda konuşma biçimini standartlaştırmışlar.
Tarihimizde cinsel davranışlarından damak tadlarına kadar bu denli standartlaşmış bir ulus yaratılmamıştır. Unutmayalım, her gittiğiniz yerde aynı yemeği, aynı içkiyi bulabileceğiniz McDonald’s, aynı üniformayı giyeceğiniz Levi’s Amerikan icatları.
Ürün ve tüketim zincirleri bizi de kalıplaştırıp zincirliyor.
Türkiye gibi ülkelerde insanlar kendi hallerine bırakıldıklarından, telefon dilinde ABD’de olduğu kadar standartlaşma yok. “Alo” diyen kadar, “Evet”, “Buyurun”, “Kimi aradınız” diyenler, “Kimsin?” diye soranlar da var.
Sanayi Devrimi’ni ilk yaşayan ülkelerde gündelik yaşam tekdüzeleşmeye başlıyor. İşçilerin ürettiği nesne ne olursa olsun, Taylorizm (Gramsci ‘Hapishane Defterleri’nde buna ‘Amerikan Fordizmi’ der) adı verilen band sisteminde her şey aynı hareketlerle üretiliyor. Derken tüketim alışkanlıkları benzeşiyor, sonunda da davranışlar. Sanayi Devrimi’ne sonradan yaşayan ülkelerdeki insan davranışları, kalıplar henüz içselleştirilmediğinden, daha değişken, daha esnek, daha özgür.
Öbür uçta, Almanya’da telefon dili standartlaşmanın başka bir örneği... Telefonunuza “Halo” diye cevap verecek olsanız karşı taraftaki sessizlik, “Alo”yu Almanca telaffuz etme gayretinizin başarısızlığından değil, bu ülkenin telefon dilini bilmediğinizdendir. Sizden beklenen adınızı da söyleyerek kendinizi tanıtmanız...
İdeolojilerin, ulus devletlerin toplum mühendisliği projeleriyle bizi kalıplaştırması başka bir konu.
Aklıma Cumhuriyet’in Şapka Devrimi’nden sonra adabı muaşeret kurallarında oluşturulan, örneğin İstanbul’da Galata Köprüsü’nde karşılaşan, ikisi de toplumda aşağı yukarı aynı seviyede olan erkeklerin, birbirlerini şapkalarıyla nasıl selamlaması gerektiğini ayrıntılarıyla anlatan ‘şapka dili’ geldi. Şapkasını başından bir kaç santim havaya mı kaldıracak, tamamen çıkaracak mı, yoksa elini şapkasına götürerek çıkarır gibi yapmakla mı yetinecek? Bu dili konuşmayanın vay haline. Görgüsüz diye aşağılanacak, ya da Cumhuriyet’in ideolojisini, benimsememekle suçlanacaktır.
Gündelik dillerimizde sistemi içselleştiridiğimizinn genellikle farkında değiliz. Otoritenin kalıplarını benimsemeye, özellikle kendimizi özgür bir ortamda hissediyorsak, çok yatkınız.
Güvenilir otorite ortamı olunca ne idüü belirsiz şeyleri benimsediğimizin örneğini yaşadım geçenlerde. Bir yazarın ‘Gizli Beyin’ adlı kitabının tanıtımındaydım.. Konuşması bittikten sonra dinleyiciler, gerçekten varmış gibi, ‘Gizli Beyin’ ile ilgili sorular sordular, düşüncelerini belirttiler, kendi gizli beyinlerinden örnekler verdiler. Kimsenin aklından ‘gizli beynin’ varlığının kanıtını sormak geçmedi. Okuma Harvard Üniversitesi’nin yanıbaşında saygın bir kitapçıdaydı. İki televizyon kanalı çekim yapıyordu. Kitabın adı önceden iyi pazarlanmıştı.
Egemen güçlerin ve karşı çıkarken bile onlardan esinlenenlerin, pazarlama yöntemleriyle bizi etkilemeyi başarabildiği dünyamızda belki de en kuşkuluı olmamız gereken durum, demokrasi ve özgürlük söylemlerinde.