Türkiye'nin bilirkişileri halkını arıyor

Türkiye'de anketler ilk yapılmaya başlandığında İstanbullu anketçi, köylüye kime oy vereceğini sorar. Cevap: "Sen benden daha iyi bilirsin beyim, kime vermeli?"

Türkiye'de anketler ilk yapılmaya başlandığında İstanbullu anketçi, köylüye kime oy vereceğini sorar. Cevap: "Sen benden daha iyi bilirsin beyim, kime vermeli?"
Üniversitede bulunduğum yıllarda bu cevap Türkiye gibi geri kalmış olduğu söylenen bir ülkede alan çalışması yapmak isteyen sosyal bilimcilerle anket yapanların karşılaştığı güçlüklere ilişkin bir örnek olarak anlatılırdı.
Tek parti zulmünü yaşamış, sonraki yıllarda seçtiklerinin askeri darbelerle devrildiğini, hatta asıldığını görmüş, meclisin, siyasi partilerin kapatıldığına tanık olmuş, düşüncesini açıkladığı, ana dilini konuştuğu için hapishanelerde işkenceden geçmiş Anadolu insanının, anketçiye külahını ters giydiren, kendisini korumaya yönelik bu cevabını cahilliğine yorarlardı.
Unutmayalım ki hâlâ çocukların öğretmenlerin gözünün içine bakmasının küstahlık sayıldığı, parmaklarına cetvelle vurulup kulağının çekildiği, gülümsediğinde ne sırıtıyorsun diye azarlandığı, delikanlılık çağına gelince vatana hizmet adına dayak yenildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Bunu görmezlikten gelip, kendilerini hayat tarzlarının birkaç kilometrekarelik alanına büyük kentlerde hapsedenlerle, artık kösele ayakkabı giymemelerinin hazzıyla kökenlerini Batılılaşma adına hazımsızlıktan kusanların seçim sonuçlarına şaşmalarından doğal ne olabilir? Hâlâ İstanbul'a kar yağdığında, gazetelerine yılın ilk karı diye atılan manşetlerden Türkiye'ye bakanların, bu aymazlıklarını sürdürerek ülkenin artan nüfusuna rağmen gazete satışlarının gerilemesini halk dedikleri o ne idiğü belirsiz kitlenin ilgisizliğine, cahilliğine atfetmeleri yetmiyormuş gibi, Barbie bebek yaşam tarzlarını benimsemek istemeyenlere bir de hakaret ediyorlar.
Düşüncelerimizin nispeten özgürce ifade edilebildiği bir döneme girmiş olmalıyız ki, son seçimler öncesi yapılan anket sonuçları, Türkiye'nin bilir-öğretir kişilerince şaşkınlık ve infialle karşılanmasına rağmen, gerçeği yansıttı.
Seçim sonuçlarını ilk kez Türkiye'ye gelen, Türkçe bilmeyen bir Rus dostumla seyrettim. Televizyon kanalları arasında gidip geldik. Hangi programı açsak, karşımda basından ve üniversitelerden tanıdık yüzler sonuçları yorumluyordu. Seçim öncesi medya kuruluşlarının ilginç görüntüler ve görüşler yakalamak peşinde nerdeyse sirk gösterisine dönüştürdükleri vatandaş görüntülerinin yerini, bize neyi niçin yaptığımızı açıklayan bilirkişilerimiz almıştı. Müteakip günlerde basın da aynı tabloyu çizdi. Oy verenlerin görüntüleri, sesleri bir sonraki seçime kadar rafa kaldırıldı. Gördüğüm kadarıyla sonuçları nasıl karşılıyorsunuz diye Beyoğlu sokaklarına bile tek bir tv ekibi, gazeteci yollanmadı.
Sovyetler Birliği'nde de hep vatandaş adına konuşurlardı dedi dostum.
Türkiye'de toplum değişiyor ama insanlara tepeden bakan eski devlet-kapıkulu alışkanlıklarımızdan vazgeçmek zor. Partileri, parti liderlerini konuşmaktan, oy dağılımlarının istatistiksel analizlerini yapmaktan, seçmenlerin özlemlerini, düşüncelerini, infiallerini dinlemek aklımızın ucundan bile geçmiyor olmalı ki, bilirkişilerin yorumlarıyla yetiniyor, onların dediklerini birbirimize tekrarlıyoruz.
Yıllar önce bir seçim öncesi Türkiye'de sol bir partinin lideri bir köyde konuşup ayrıldıktan sonra köylülerin hakkkında ne düşündüğünü merak eder. Köydeki partili kendisine, "Seni sevdiler, samimiyetine inandılar, ancak piliçlerin hikmetini anlamadılar" der. Meğer köylülerle konuşmasında son söz olarak, "Kurtulmanız için bilinçlenin" demiş.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu denli çok sesli, çok renkli bir meclis seçilmesine rağmen sanki karşımızda hâlâ bir halk var, hepsi birbirinden bilinçli bilirkişi mezheplerine göre bilinçlenmemiş olan. Adına konuşulan bizlerse ekran başında, gazete sayfalarında bilirkişilerimizin soyut düşüncelerini çarpıştırmalarına taraf olma bencilliğimizle kendimizden geçtiğimizden, hiç mi merak etmiyoruz bizi biz yapan insanların kimler olduğunu?
Tek tip elbise düşkünü rejimlerle ideolojilerin bir düşü, insanlara tepeden bakmanın bir ifadesiydi halk deyimi.
Halk yok, çeşitli ve değişken aitlikleriyle insanlar var.
Halk dediğimiz o meçhul kitle çoktan özgürleşti halk olmaktan.