Ulus devlet mağdurları

Ulus devletin olmazsa olmazı, yek vücud sultası, geçmişi unutturarak herkese ortak yalan bir geçmiş uydurmak üzerine kurulu.

Suçlusu biraz da Freud.
Uykusuzluktan şikâyetçisiniz. Viyana’da Prof. Freud’la ilk randevunuz. Kanepeye uzanıyorsunuz. Anlat diyor. Psikoanaliz seansınız başlıyor.
Şikâyetiniz uykusuzluk.
Sizden anlatmanızı istediği çocukluğunuz.
İlk anılarınız. Korkularınız. Ana. Baba. Cinselliğiniz. Rüyalarınız. Geçmişe döndükçe çocukluğunuzun masumiyeti kâbusa dönüşebiliyor. Meğer farkında olmadığınız neler neler düşünmüş hatta belki de yaşamışsınız. Uykusuzluğunuzun kökünde bilinçaltına gömdüğünüz takıntı varmış. Artık yıllarca süregelecek seanslarla geçmişinizle hesaplaşma yolundasınız.
Psikoanalizin iyi geldiğini kanıtlayabilen, bireyin geçmişiyle yüzleşmesinin onu sağlıklı kıldığını gösteren tek bilimsel araştırma yok. Kimine iyi geliyor, kimine kötü. Kimi için de, mesele kendini tanımaksa, keşke daha çok roman okusaydım dedirtecek zaman kaybı.
Özetle geçmişle uğraşmanın iyi gelip gelmediği yazı tura atmak gibi. Üstelik “hatırlanan geçmiş” ile “yaşanan geçmişin” gerçekle ilişkisi de farklı.
Freud’la başlayan, bireyin geçmişiyle yüzleşme modası ve bilinçaltı, reklamcılıktan siyaset ve seçim stratejilerine, sanattan eğitim felsefesine kadar hayatın her alanına sirayet ettiği gibi, günümüzde ulus devlet mağdurlarının da konusu. Olmaması kaçınılmazdı. Kaçınılmazdı çünkü ulus devletin olmazsa olmazı, yek vücut sultası, geçmişi unutturarak herkese ortak yalan bir geçmiş uydurmak üzerine kurulu. Avrupa’da insanların çeşitli bayrak mitolojileri altında birleşebilmeleri her şeyden önce başta din savaşları, kuşaklar boyunca birbirlerini katlettikleri geçmişlerini unutmalarını gerektiriyordu.
Geçmişi unutmak, unutturmak ulus devletin birlikteliği ve esenliği için zaruri ve sağlıklıydı.
İşte ABD. Avrupa’da Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda birbirleriyle çarpışan devletlerden İngiliz, Alman, Fransız ve İtalyan asıllı vatandaşlarını, kendi ordusunda, aynı bayrak ve Amerikalılık mitolojisi etrafında birleştiremeseydi, milli marşlarını tek bir ağızdan bu kadar güçlü söyleyebilirler miydi? Göğsünü gere gere “Amerikalıyım” demek, geçmişini inkârdan çok ortak geleceği birlikte oluşturmanın umudu ve reçetesiydi. Keza, geç ulus devletlerden Türkiye de, aynı yoldan gitti.
Farklı kültürler, dinler, diller ulus devletlerin kurbanı oldu.
Hele en son kurulanlar.
İşte Afrika ve Ortadoğu.
Emperyalizm ve sömürgeciliğin çıkarları doğrultusunda sınırları cetvelle çizilen ülkeler, bugün başka politikalara da alet olarak, teker teker bölünerek çözülmekte.
Kısa vadede görünen, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde, küresel bilinçle yeni bir dünya kurmak yerine, başta din ve etnisite, idealize edilen geçmiş aidiyetliklere sığınarak, mağdur kimliğinde kin gütmek.
Bellek fetişizmlerinde taraflaşmak.
Mesele, kinle yaklaşılan cumhuriyet rejimlerini yıkıp intikam mı almak yoksa geçmişi irdeleyerek yeni bir gelecek mi kurmak?
Özellikle genç kuşaklar nezdinde Batı’da genel gidiş küresel bilince doğru. Çoğulculuğa karşı sağdan gelen ve tarihsel anlamda geçici olan muhafazakâr çırpınışların miadını doldurması. Eski ulus devlet modelinin, göç ve göçmenlerin de etkisiyle, kaçınılmaz olarak çokkültürlüleşmesi. Dünya vatandaşlığının, sanatın öncülüğünde giderek ifade ediliyor olması.