Vatan hainliği

Türkler herhangi bir savaşı kaybettiklerini gösteren film yapabilir mi? Bırakın yenilgiyi Kıbrıs harekâtında kendi savaş gemilerini yanlışlıkla bombalattıranların filmi de yapılamaz.

ABD başkanları nerdeyse her konuşmalarını “God bless America” sözleriyle bitirir. Tanrının takdisi yetmiyormuş gibi, Amerika’nın ne kadar iyi, özgür,olduğu lafları da cabası.

Sadece ABD başkanları mı?

Kuzey Kore, Fransa, Brezilya...

Al birini vur ötekine.

Ceketlerinin iliğinde bayrak rozetleri, hepsi birer konu mankeni.

Lakin, bu iş için devletten maaş alıyorlar.

Ya biz?

“Herkesi bir tutarım, ben milliyetçi değilim” diyenler?

Vatan hainliği sözleri çoktan miadını doldurmuş olmalıydı.

Ülkesini kıyasıya eleştirebilenlere takılan bu kulbu, sakın biz de içselleştirmiş olabilir miyiz?

İş vatan hainliği lakabını yememe korkumuza gelince sakın en bağnaz milliyetçi kadar milliyetçi olmayalım?

Soru şöyle de sorulabilir, “Vatan haini olmaktan korkmak da vatan hainliği midir?”

Sevdiğimizi dokunulmaz kılıp sansüre tabi tutmak aymazlığından mustaribiz.

Bir yakınımın babası İngiliz aktörü. İspanyol armadasını imha eden milli kahramanları kaptan Francis Drake’i canlandırdığı dizisiyle ünlü. Babayı tesadüfen bir İspanyol filminde oynarken gördüm. Bu sefer kahraman değil, İspanyolların yendiği zalim İngiliz amiraliydi. İngilizlerin ‘kötü adam’ rolünde olduğu bu film İngiltere’de gösterilmedi. Sansürden değil. Para kazanamayacağından. İngilizler, üstünde güneş batmayan imparatorluklarının simgesi kaptanlarıyla donanmalarının hezimete uğratıldığını görmeye tahammül edemeyeceklerinden.

Milliyetçiliğimiz günümüzde belki en çok filmlerden besleniyor.

Ötekine düşman gözüyle bakmamıza bizi çocuk yaştan şartlandırıyor.

Üstelik asıl yapılamayan filmler milliyetçiliğimizin ifadesi.

Dar-ül- İslam’la yetinemeyen dar-ül harp sevdasında Osmanlılar, tarihleri boyunca yüzlerce savaş da kaybetti.

Bugün bile Türkler herhangi bir savaşı kaybettiklerini gösteren film yapabilir mi? Bırakın düşman tarafından yenilgiye uğratılmayı, Kıbrıs harekâtında kendi savaş gemilerini yanlışlıkla bombalattıranların filmi de yapılamaz. Cesaret edebilecek birileri çıksa, en ücra Pasifik adasında da can güvenlikleri tehlikede olur.

Film sanayiinde milliyetçilik şartlandırılması evrensel sorun. Bu günlerde ‘Railway Man’ adında Oscar’a aday bir film oynuyor. Kahramanımız, II. Dünya Savaşı’nda Uzakdoğu’da Japonlara esir düşüp işkenceden geçen, yıllar sonra öldürmek amacıyla peşine düştüğü işkencecisiyle yüzleşince de onu affeden insancıl bir İngiliz. Başkalarını öldürmek üzere yetiştirilmiş asker olduğunu, İngiliz ordularının Asya’nın bu ücra köşesinde ne işi olduğunu sormak, ne seyircinin aklından geçiyor ne de yönetmen bunu sorguluyor.

Tarihlerine mesafe alıp eleştirel gözle en çok bakabilen ABD filmleri. Kızılderili soykırımı, siyahilerin köleliği, kapitalizmin eleştirisi, emperyalist savaşlar... Dünya gene Amerikan filmlerinden tanıyor. Zaten bunu becerebildikleri için ifade özgürlüğü konusunda kendilerine toz kondurtmayıp saman altından su yürütürken, egemenliklerinin reklamını yapabiliyorlar.
Türkiye ise putlarını bile yıkamıyor.

Yıkamamak bir yana yenilerini yaratmakla meşgul. Bırakın savaş yenilgilerini, her şey o kadar ciddiye alınıyor ki günümüzle ilgili karikatürlere bile egemenlerle taraftarlarının tahammül kalmadı. Mizah anlayışımız kaybolmak üzere. Biraz mesefa alıp uzaktan bakamadıkça, egemenlerin çıkar çatışmalarının seyircisi olmaktan öteye gidemiyoruz. Toplumların ruh sağlığı da özgürlükleri de ne kadar gülebildiklerine bağlı. Fethtullah Gülen’le , Tayyip Erdoğan’ı çağrıştıran karakterlerin oynadığı bir komedi filmini düşleyebiliyor musunuz? Gözleriniz kapatın, arkanıza yaslanın, bakalım neler göreceksiniz.

Öylesine şartlanmışım ki, düşüncesi bile bana ters geliyor.