Vatandaş çık dışarı!

Dayım Zekeriya Sertel gazeteciydi. Anılarını yazdığı 'Hatırladıklarım' kitabında cennete de gitse oradan kovulacağını, çünkü gazetecinin işinin ne iyi gitmiyorsa onu ortaya çıkarmak, eleştirmek olduğunu yazmıştı.

Dayım Zekeriya Sertel gazeteciydi. Anılarını yazdığı 'Hatırladıklarım' kitabında cennete de gitse oradan kovulacağını, çünkü gazetecinin işinin ne iyi gitmiyorsa onu ortaya çıkarmak, eleştirmek olduğunu yazmıştı. Başına ne geldiyse bu nedenden geldi.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yunus Nadi'nin çıkardığı Cumhuriyet gazetesi Hitler Almanya'sını, Zekeriya Sertel'in çıkardığı
Tan demokrasi, cephesini destekliyordu. Milli Şef İnönü hükümeti, tertiplediği nümayişlerle üniversite öğrencilerine Tan gazetesinin binasını yağmalattırıp yıktırttı. Karı koca Serteller'i bugün yerinde Four Seasons oteli olan Sultanahmet cezaevine attı. Devlet baskısı nedeniyle ülkelerinde barınamayan Serteller sonunda Viyana'ya gittiler, oradan Nâzım Hikmet'in de çağırısıyla Bakü'ye yerleştiler.
Babam öldükten sonra dayımın hayatımda önemli yeri oldu. Sertel, Sovyetler Birliği'ndeki totaliter düzenden kaçmış, ancak Başbakan Demirel dayımın yurduna dönmesini yasaklamıştı. Oysa dayım bu ülkenin vatandaşıydı. Türkiye'ye dönmek için uçağa bindi. İstanbul'a indi. Polisler Ankara'ya gideceksiniz diye dayımı apar topar Paris uçağına bindirdi. Devlet adına yalan söylemeye memur edilmişlerdi. Başbakan'ın emriyle bir TC vatandaşı yurtdışına atıldı. Zekeriya Bey 80 küsur yaşındayken siyasi mülteci olarak kızı Yıldız'la Fransa'ya sığındı. Ölmeden önce yurduna dönebilen dayımla Paris'te bulunduğu yıllarda sık sık buluşur, konuşur, tartışırdık. Ben de onun gibi eleştirinin vazgeçilmezliğine, yol göstericiliğine inandım.
Dayımın başına gelenler Türkiye'de demokrasinin temel unsurlarından olan eleştiri geleneğinin yerleşmemesindendi.
Bugün de öyle.
Demokrasilerde kanunlar vatandaşı devlete karşı da korur.
Bizde roman kahramanları bile yargılanıyor.
Türkiye'de tek parti sisteminden bu yana bir hayli yol almamıza rağmen, askeri rejimler ve sıkı yönetimler sonucu, vatandaşın devlet ve onun temsilcileri karşısında konumunu algılaması hâlâ kapıkulu gibi. Bugün sivil hükümetler de bu buyurgan geleneği benimsiyor. Ondan değil mi görevi bize hizmet etmek olan devlete yazdığımız dilekçelerde arz ederim diye hitap etmemiz?
Karikatürlerimize bakın. Demokrasinin kök saldığı ülkelerde devletin başındakiler hedef alınırken Türkiye'de gazetelerde yayınlanan karikatürlerin çoğunda ancak kendimizle dalga geçebiliyoruz. Bu halimiz, eleştiriyi engelleyen yasalarmızdan ya da devlet korkusundan da
öte, alışkanlıklarımızın, şartlanmamızın sonucu. Cumhuriyet tarihinde Atatürk'le ilgili tek bir karikatür bilmiyorum. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünmek bile bize ters geliyor, ürkütüyor. Keza aynı şey asker için de söz konusu. Gündelik yaşamımızda bunca yeri olan bir genelkurmay başkanının, bir yüzbaşının ya da bir erin karikatürünü gören var mı? Hele dini siyasete alet edip her an teyakkuz konumunda olanlar? Dinle ilgili karikatürlere tepki olarak kitlelerin nasıl galyana getirtilip kan döküldüğünün yakın zamanlardan tanığıyız.
Türkiye'de eleştiriye alışmadığımız, eleştiriyi kaldıramadığımız, sanat dünyamızdaki eleştirmenlerin yok denilecek kadar az olduğundan da belli değil mi? Hele bir eleştirmen bir sanat eserini tanıtmak ve övmek yerine kritik bir yoruma tâbi tutacak olsun, ona hemen küsülür, eleştirisi dava konusu bile olabilir.
Eleştiri geleneği olmayan Türkiye'de eleştiri yapanlar da hakaret ve eleştirinin arasındaki ince çizginin farkında olmayabiliyor. Basında, köşe yazarları arası kavgalarda, hedef aldıkları kişilere ibret verici hitap tarzlarında bunun örneklerini görüyoruz. Sanatkârların, yazarların tahammülsüz olduğu bir ülkede devletin vatandaşına kapıkulu diye bakmasına, bir başbakanın tersine giden bir gazeteci için 'Çık bu
ülkeden git' demesine şaşmamalı. Devlet sorumlularının sorumsuzluğunu demokrasi kültürünün yerleşmemiş olmasında aramak lazım. Askeri darbeyle Çankaya'ya yerleşen bir eski devlet başkanımız da 'Asmayacaktık da besleyecek miydik?' diye bir çok kişiyle birlikte çocuk yaşında vatandaşımız Erdal Eren'i de idama yollamışken, anlaşılması güç kibarlığımızla ona hâlâ 'sayın' diye hitap eden de biziz.
Eleştiriden eleştiriye de fark var.
Geçenlerde ABD'nin Connecticutt eyaletinin sınırında otoyolun kenarına yerleştirilmiş şöyle bir yol tabelasının fotoğrafını gördüm.
'Connecticutt Eyaleti size hoş geldin der.
ABD'nin 43. Başkanı George W. Bush'un doğum yeri.'
Ve levhanın alt kısmında, parantez içinde:
'Özür Dileriz.'