Vicdansız sanat

Film, edebiyat, müzik, resim, heykel fark etmiyor. Vicdansız düzenin sanatçısı da vicdansız. Boyun eğemeyenler? Onlar da genellikle düzenin mahkûmu.

Zor konu.

Vicdan mefhumuyla ne dinler ne de filozoflar baş edebildi.

Hele hayvanların vicdansız olduğunu iddia edip, ruhları yoktur diye cennetlerine kabul etmeyenler! Vicdanı tepeden inmeci öğretilerine göre yonttular.

Benim de kendime göre tanımım var.

İçimin sızlaması. Acıyla karışık isyan duygum. Dünyamızda olup bitenden, bir nebze de olsa, sorumlu hissetmem. Yoksa, şu ya da bu şekilde, bu düzene uyum sağladığımıza göre, sevaplarıyla kendilerini aldatanlar olsa da hepimizin vicdansız olduğunu söyleyebilirim. İstisna, toplumun akıl hastaları diye dışladığı, duyarlı, kırılgan kesimi.

Sanat ve sanatçılar nerede duruyor?

Afrika'yı, Kolomb öncesi Amerikaları bilmiyorum. Farklı olduklarını sanmıyorum. Doğu ve Batı sanatlarının kökenine indiğimizde ikisinde de ahlakçı yaklaşım egemen. İyiyi, doğruyu, güzeli tanımlıyor, ayağını ona göre denk al, yoksa başına neler neler gelir diye bizi ikaz ediyorlar. Geçen akşam Siracusa Grek tiyatrosunda Eurupides’in 2500 yıllık eseri Medea performansındaydım. Oyunun yazıldığı çağdan kalma açık hava tiyatrosunu dolduran, pop kültürcü diye yargıladığımız lise, üniversite çağında gençler, Medea’nın trajedisini pür dikkat seyrettiler. Başta şiirle başlayan Doğu-Batı sanat ve edebiyatı, aşktan savaşa, toplum yönetiminden nasıl yemek yenmesine kadar bir yaşam rehberi bütünü.

Bütün olduğu kadar da totaliter bir dayatma.

Malum, 'Aydınlanma Çağı’yla insanın ufku açıldı. Bilim ve sanat benliğine kavuştu. Uyku saatlerimizin bile dikte edildiği günlük yaşamımızın, dinlerin hegemonyasından özgürleşmesiyle toplumda bireyin özgünlüğü vurgulanır oldu. Evrensel kültürel mirasımızın son beş yüz yılını, en çok bireyin kendisini binbir dil ve mefhumla ifade edebilmesine borçluyuz.

Sovyetler Birliği’nin ‘sanat için sanat’ diye adlandırarak aşağıladığı bu yaklaşıma karşın, resmi ideolojiye dönüştürdükleri 'toplum için sanat’ ya da ‘sosyal gerçekçilik’ yaklaşımı, Nâzım Hikmet örneğinde olduğu gibi, ibreyi toplumsal sorumluluğumuza, mağdurdan, ezilenden yana olmamıza odaklanmamızı sağladı. Ancak kantarın topuzu kaçtı. Sanat, bu sefer de din yerine, ideolojinin, parti komiserlerinin, rejime kapıkulluğunun kurbanı oldu.

Aklımda bir dönem Sovyetler’de partinin ‘halk ressamı’ sıfatıyla taltif ettiği, ancak yaratıcılığı dikta rejimine ters düşünce, şair Anna Akhmatova ile birlikte sanatından ötürü ‘anti-komünist, formalist soyutçu’ ilan edilen, tabloları müzelerden indirilen, toplumdan tecrit edilen Alex Nikolaevich Volkoff.

Neyi yapsam da voliyi vursam

Sanatkârın yaratıcılığını boğan bu yaklaşımlar, Sovyetler’in çökmesi, sosyalizmin gündemden düşmesi ve toplumun da sanatta referans noktası olmasından çıkmasıyla yeni bir döneme girildi. Neo-liberal ekonominin parayı kutsallaştırıp, sanatı ve sanatkârı değer yargılarına uydu kıldığı, köreltilen vicdan duygumuzun ancak tapınak ritüelleri tekrarında dile getirildiği, ibret verici bir dönemden geçiyoruz.

Kendi dilini sürdürebilen, arayıştan yılmayan sanatçının yerini, günümüzde piyango belki bu sefer bana vurur hırsında, ödül sevdasında, neyi yapsam da voliyi vurur, köşeyi dönerim diyen piyasa sanatçıları aldı.

Film, edebiyat, müzik, resim, heykel fark etmiyor. Vicdansız düzenin sanatçısı da vicdansız. Boyun eğemeyenler? Onlar da genellikle düzenin mahkûmu. Eserleri, ‘başka bir dünya’ düşünden ve sevgiden uzak, düzenin eleştirisiyle sınırlı.