BB'min kırmızı ışığını özledim

BB'nin ilk yıl yalnızca 25 bin kullanıcısı vardı. Şimdi ise BB'deki servis arızası 70 milyon kişiyi etkiledi.

Birkaç gündür BlackBerry’im (BB) çalışmıyor. Dünyada bir BB servis arızası varmış. E-posta ve mesajlarımı zamanında okuyamıyorum. BB’min kırmızı ışığını ve mesaj alırken şöyle bir titreyivermesini özledim. Mutsuzum. Bir eksiklik varmış gibi hissediyorum. Halbuki çocukluk yıllarımda, 1960’lı yılların başında, şehirlerarası aramalarda, telefonla ‘aranmaz’, telefon ‘bağlatılırdı’. Önce telefon santralını arardınız, sonra oradaki görevliye konuşmak istediğiniz kişinin telefonunu ‘yazdırırdınız’. Sonra görevli o numarayı sizin hatta ‘bağlardı’. Nereden geldiğim belli olsun diye bunu söylüyorum. BB’min kırmızı ışığını özleyeceğim o günlerde aklıma bile gelemezdi. BB’nin piyasaya çıkışı 1999 gibiydi. İlk yıl yalnızca 25 bin kullanıcısı vardı. Şimdi ise BB’deki servis arızasının 70 milyon kişiyi etkilediğinden bahsediliyor. 21. yüzyılın başında akıllı telefonlar söz konusu olduğunda BB kraldı. Sonra iPhone türleri çıkmaya başladı. Ortalığı Android türler sardı. 2010 yılının ağustos ayında BB’nin akıllı telefonlar pazarındaki payı yüzde 37,6 civarındaymış. Bu yıl ise yüzde 19,7’ye gerilemiş. iPhone 4S piyasaya daha yeni çıkmışken, bu küresel servis arızası, bizim tatlı böğürtleni yiyecek gibi duruyor. Hayırlısı artık.
Benim çocukluğumda, bu akıllı telefonlar yoktu. Ama Uzay Yolu (Star Trek) dizisinde Kaptan Kirk’ün elinden düşürmediği bir cep telefonu vardı. Keşif için inilen gezegende dolaşırken bir yandan da Atılgan ile bu cihaz aracılığıyla konuşurdu. Cihaz bir tek ses iletişimini sağlardı. Bugünkü akıllı telefonları değil ben, bu işin içindekiler bile tahayyül edemiyordu o vakit. Öyle ya, bugün akıllı telefonlar, aynı zamanda minik cep bilgisayarları haline geldiler. Herhalde ondan onlara ‘kişisel dijital asistan’ deniyor. İşte üç gündür ben, asistanı hasta olduğu için açıkta kalmış bir şirket yöneticisi gibiyim. Ne yapacağımı bilemiyorum.
Şimdi bakalım: BB’mle benim ya da TEPAV’daki arkadaşların yapacağı sunumlara bir bakıp, ne düşündüğümü söyleyebiliyorum. Kısa notlar yazıyorum. E-posta alıyorum ve gönderiyorum. İnternette makalelere göz atabiliyorum. Gazete haberlerini bile okuyorum. Bütün bunları bir yerden bir yere giderken yapabiliyorum. Sıkılırsam müzik dinleyebiliyorum. Ayrıca video da izleyebiliyorum. Multi-tasking çağında bir müthiş icat bu hakikaten. Üstelik bütün bunları avcumun içine sığan bir cihazla yapıyorum. Daha ne isteyeyim.
Şimdi arada bir, dünyanın onuncu büyük ekonomisi olabilmek için verimliliğimizi arttırmamız gerektiğini söyleyip duruyorum. Eskiden bunu yapmak çok zordu. Ama bana öyle geliyor ki, bu bilgi teknolojisi çağında, işler eskisi kadar zor değil. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki dijital uçurumun kapanabileceğine olan kanaatim her geçen gün daha fazla artıyor. “Hadi canım sen de, bak yine uçtun” diyenlere ben hep Hindistan’daki Kerala balıkçılarının hikâyesini anlatıyorum. Kerala, Güneybatı Hindistan’da bir sahil eyaleti. Nüfusu 32 milyon civarında. 580 km uzunluğundaki sahilde yaklaşık bir milyon kişi geçimini balıkçılıktan sağlıyor. Küçük teknelerle çalışıyor, yılda yaklaşık 600 bin ton balık tutuyorlar. Tuttukları balıkları sahil boyunca 100’den fazla balık pazarında her sabah satıyorlar. Ama kendi pazarında malını satan, yandaki koyda ne olup bittiğini bilmiyor. Elinde balık kalsa da bilmiyor. Bilmeden de yandaki koya gitmek istemiyor. Çünkü kalan balıklar için yandaki koya gitmenin bir maliyeti var. Motor benzin harcıyor. Peki, bu durumda ne yapıyor? Kalan balığı denize döküyor. Ama cep telefonu israfı önlüyor. Harvard’da yapılan çalışma, Kerala’da cep telefonu ile ortaya çıkan verimlilik artışından bahsediyor. Biz ne yapıyoruz? Vergi koyuyoruz. Ona da geleceğim. Hele bir BB çalışsın.