Ben Kore'de kendimi yine ezik hissettim

Neyimize güvendiğimizi doğrusu ben bilemiyorum. Türkiye aynı 1990'lı yıllardaki gibi dışarıya değil içeriye, fırsatlara değil tehditlere odaklanmış durumda...

Geçen hafta Güney Kore’nin başkenti Seul’deydim. Doğrusu ya ben orada kendimi yine ezik hissettim. Bundan birkaç yıl önce Seul’u ilk gördüğümde “yok artık” demiştim. 1980’lerde kişi başına milli geliri Türkiye seviyesinde olan Güney Kore’nin başkenti Seul, yürünebilir kaldırımları olan, pırıl pırıl bir dünya kentiydi. Çakmanın başkenti Ankara, Seul’un yanında hâlâ ufak bir köy gibiydi. Orası şehir iken, biz kent adı altında bir mezbelenin içinde yaşıyorduk. Ben kendimi ezik hissetmiş, 1960’lardan beri bizi yönetenlerin hepsi adına utanmıştım. O zaman yine Radikal’de kendimi nasıl hissettiğimi yazmıştım. Bu kez Seul’de, doğrusu ya, kendimi bir başka açıdan ezik hissettim.

 

Bu son ziyaretimde Koreli dostlarımı son derece endişeli gördüm. Kore’nin geleceğinden endişeliydiler. Şimdi size şaka gibi gelebilir ama derin derin analizler yapıyorlardı ve Kore’nin geleceğine baktıklarında kötümserdiler. Etraflarına bakınca tehdit görüyorlardı. Çin’deki yeni dönüşüm programlarından endişeliydiler. Çin’in artan rekabet gücü, sanayileşmesi, yuan’ı dalgalanmaya bırakması onları düşündürüyordu. “Kore, artan Çin iktisadi rekabeti karşısında ne yapmalı?” diye kara kara düşünüyorlardı. Kendimi yine pek eksikli hissettim doğrusu. Onlar endişeliyse, bizim yakın gelecekten basbayağı korkuyor olmamız lazım. Ama doğrusu ya, bana pek bir şeyden çekiniyormuşuz gibi gelmiyor. Farkında bile değiliz sanki olmakta olanın. Aynı 1990’lı yıllarda gibiyiz.  Türkiye’nin siyasetçi sınıfı aynı kumdan kale yapan çocuklar gibi kendi derdinde ve dünyadan bihaber.

 

Peki ama Korelileri rahatsız eden ne? Bu durum Türkiye’yi neden rahatsız etmiyor? Kore, Çin piyasasına mal satarak dönüşümünü gerçekleştirdi. Kore’nin yanı başında Çin’in olması, Çin’in 1980’lerden başlayarak küresel ekonomiye intibakı Kore’yi sıçrattı. Ama o dönem artık bitti. Şimdi Çin artık uyuşuk bir tarım ülkesinden, bir sanayi ülkesine dönüştü. Dün içe kapalıydı şimdi dışa açık. Yakında Çin parasının değeri de piyasalarda belirlenmeye başlayacak. Bu arada Kore de değişti. Orta teknolojili bir sanayi ülkesinden ileri teknolojili bir sanayi ülkesine doğru dönüştü.  Şimdi ortada iki temel eğilim var. Birincisi, Kore’de artık kişi başına milli gelir 20 bin doları aştı. Dünün ucuz emek avantajı artık ortadan kalktı. Kore’nin hızla yeni adımlar atması ve verimliliğini artırması gerekiyor. İkincisi, Çin de büyük bir hızla dönüşüyor. Dün Kore’den satın aldığı malları artık kendisi üretebiliyor. Ne oluyor? Çin rekabet gücünü artırdıkça, Kore, rekabet avantajını hepten kaybedecek.  Dertli mi dertliydi Koreli dostlarım. Bir ara Kuzey Kore ile birleşip ucuz emek avantajını yeniden yakalamayı konuştuklarına bile şahit oldum.

 

Peki, Çin’de şimdilerde neler oluyor? Çin, 2025 programı ile yüksek teknolojili ihracat kapasitesini artırmaya çalışıyor. Bu çerçevede, Başbakan Li Keçiang’ın açıkladığı “Made in China 2025” programı bu yıl Mayıs ayında açıklandı. Çin aynı 2012 yılında Almanların açıkladığı Sanayi 4.0 programı gibi bir yeni dönüşüm programı açıklamış oldu böylece. Üstelik Çin’in dönüşüm programları bizimkiler gibi içi boş değil, son derece somut odak noktaları var. Tam 10 adet sektör öne çıkıyor plana göre. Bunlar; bio-tıp ve ileri teknolojili tıbbi cihazlar, uzaktan kumandalı robotlar, enformasyon teknolojileri, enerji tasarrufuna dayalı otomobiller, elektrikli arabalar, yeni malzemeler ve polimerler, havacılık ve uzay malzemeleri, ileri teknolojili demiryolu malzemeleri, tarım makineleri, elektrikli makineler. Çin, ileri teknolojide mesafe alabilmek için adım atıyor. Biz dönüşüm programlarını daha odaklayamamışken Çin ne yapacağını bilerek adım atıyor.

 

Adımları Çin’in atıyor olması dikkat çekiyor bana sorarsanız. Neden? Dünyada ülkeler ikiye ayrılıyor: Pazarlık gücü sayesinde teknoloji transferini zorlayabilen ülkeler ve pazarlık gücü olmayan ülkeler. Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya ile birlikte ilk grupta, Türkiye ve Kore ise ikinci grupta yer alıyor. Şimdi Çin’in ciddi ciddi adım atmaya hazırlanmasından Koreliler korkuyor. Biz kendimizden emin görünüyoruz. O kadar emin görünüyoruz ki, hükümet kurmak için acele etmek gerektiğinin bile farkında değiliz.

 

Neyimize güvendiğimizi doğrusu ben bilemiyorum. Türkiye aynı 1990’lı yıllardaki gibi dışarıya değil içeriye, fırsatlara değil tehditlere odaklanmış durumda. Dün itibariyle içine girdiğimiz seçim sürecinde, Mart 2016’dan önce dışarıya ve fırsatlara bakmaya başlayabilme imkanımız kalmadı. Peki, Mart 2016’da dışarıya ve fırsatlara bakmaya başlar mıyız? Bilmem.

 

Ben bir tek şunu biliyorum: Korelilere olan saygım biraz daha arttı ve Seul’de kendimi yine ezik hissettim.