Deng Şiaoping nasıl yanıldı?

Deng Şiaoping, Çin’de, reform sürecini başlattığında hedefi çok açıktı. Yirmi yılda Çin ekonomisini dört kat büyümek istiyordu. Bu yıllık ortalama yüzde 7,2’lik büyüme anlamına geliyordu. O dönemde, pek çok kişi bunun bir “mission impossible” olduğu kanaatindeydi. Çin deneyimi herkesi ve bu arada Deng Şiao Ping’i de yanılttı. Bugün size Lin Yifu’yu tanıtayım ve Çin’in Deng’i nasıl yanılttığına bir bakalım.

1979 yılında Çin içe kapalı yoksul bir ülkeydi. Kişi başına geliri 182 dolar civarındaydı. Sonra otuz yıl boyunca Çin yılda ortalama yüzde 9,9 büyüdü. Kişi başına geliri 2009 yılında 3,688 dolara yükseldi. Otuz yılda, güzelim mavi küremizde 600 milyon kişi daha yoksulluktan kurtuldu. Çin orta gelirli bir ülke haline geldi. Milli gelir içinde ticaretin payı yüzde 10’lardan yüzde 65’e yükseldi. Japonya’yı sollayıp, dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geldi. Sanayi malları ihracatında Almanya’yı geçip bir numara oldu. Şangay’ın yüzü değişti. Çin’in performansı Deng Şiao Ping’i bile yanılttı.

Yalnızca Deng değil, herkes o kadar çok yanıldı ki, şimdilerde, kalkınma konularında, Çinli ekonomistler daha bir gözde oldu. Ataması krizin hummalı günlerine rastladığı için pek o kadar konuşulmadı ama mesela Dünya Bankası’nın Baş Ekonomisti Justin Lin Yifu bir Çinli. Chicago Üniversitesi’nde, Milton Friedman yıllarında, iktisat doktorası yapan ilk Çinli Lin Yifu olmuş. Kendisi 1970’li yıllarda Tayvan’da örnek ve de milliyetçi bir askermiş. Sonra 1979 yılında nöbeti esnasında yüzerek, kıta Çin’ine kaçmış. Tayvan kendisini hala kayıp kişi olarak anıyor. Şimdilerde herkes ondan Çin deneyimini anlaşılabilir bir biçimde anlatmasını istiyor. O da zevkle anlatıyor. “Piyasa ekonomisine mi yoksa Marksist iktisada mı?” ait olduğunu soranlara ise “Her ikisine de” diyor. “Çok alametler belirdi, çok” diyorum, “kıyamete az kaldı” diyorum, inanmıyorsunuz.

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, geçenlerde, Çin’in başkentinde, Çin deneyimini “tarihte yoksullukla mücadele konusunda ileriye büyük sıçrayış” olarak değerlendirdi. Halbuki Mao’nun 1958-1961 arasındaki Çin tarımını kolektifleştirerek ekonomiyi modernleştirme programının adıydı “İleriye Büyük Sıçrayış” (Great Leap Forward) ve o dönem bakıldığında başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Sonra Deng geldi ve kalkınma stratejisi değişti. İçe kapanma değil dışa açılma öne çıktı. Mao’nun kolektif çiftlikleri, kapitalist işletmeler olarak çalışmaya başladılar. Çağa uyum gösterdiler. Malum artık “kedinin siyah ya da beyaz olması değil, fare yakalaması önemlidir” dönemindeydik. Çin, “dere yatağındaki taşları, yoklaya, yoklaya karşı kıyıya geçmeye,” zenginleşmeye çalışıyordu. Çin devrimi sonunda amacına ulaştı. Çin, İleriye doğru sıçradı.

Çin’in küresel ekonomiye entegrasyonu yirminci yüzyılın en büyük projesidir. Lin Yifu’nun anlattıklarından ben iki sonuç çıkardım: Birincisi, hedefe ulaşarak, zenginleşmenin sırrı, çağla kavgada değil, dans etmesini öğrenmektedir. İkincisi, kamu müdahalesi kalkınma için önemlidir. Gelin mesela “Çin’de gelirler düşük, iç pazar gelişmiyor.” argümanına. 1990’larda Çin’de antrepolarda televizyon, buzdolabı, otomobil var. Ama kimse bunları tüketmiyor. Neden tüketmiyor? Gelirleri az diye mi? Hayır, Çin gibi bir ülkede, onun geldiği yerde, televizyonu satın almanın ön koşulu para değildir. Televizyon satın almanın ön koşulu, evinizde elektrik olmasıdır. Otomobil satın alabilmenin önkoşulu da yol ve benzin istasyonu ağıdır. Önemli olan nedir? Öncelikleri doğru saptamaktır.
Yeni çağın en büyük projesi, İslam coğrafyasının küresel ekonomiye entegrasyonudur. Türkiye’nin önemi de tam da bu noktadadır.