Euro kutlamaları güme gitti

Euronun dağılabileceğine ilişkin kanaatin kaynağında, İtalya ile ilgili olumsuz beklentiler önemli bir rol oynadı.

Avrupa Birliği’nin para birimi olan ilk euro banknotlar 1 Ocak 2002’de kullanılmaya başlandı. Aslında yeni paraya geçiş süreci, 1999 yılında başlamıştı. O zamandan hatırlarsınız: Euroya dahil ülkelerden herhangi birinde fiyat etiketleri hep iki para birimini içerecek biçimde hazırlanırdı. Belçika’da bir yerlerde bir kahve içseniz hesabı isteyince hem Belçika Frangı hem de euro cinsinden fiyatı içeren bir hesap pusulası gelirdi. Sonra 2002’de Euro sanal olmaktan çıktı, elle tutulur hale geldi. Bugünlerde kimse euronun elle tutulur hale gelmesinin onuncu yılını kutlamadı. Ama o günlerde herkes pek umutluydu. On yıl önce kimse bugün geldiğimiz noktayı öngörebilmiş değildi. Geçtim on yılı, daha geçen yılın başında bile, Euro Bölgesi’nin dağılabileceğine ilişkin güçlü bir kanaat yoktu ortada. Sonra geçen yılın ikinci yarısında böyle bir kanaat oluşuverdi. Öyle birdenbire, bir “Hoppala paşam, Malkara Keşan” lezzetinde bir kanaat oluşuverdi. Kanaat, elbette öyle kendiliğinden çıkmadı, millet, önce bir Avrupa ülkelerinin yakın zaman finansman sorunlarına baktı, sonra dönüp Avrupalı politikacıların yavaş işleyen karar alma süreçlerine baktı, “Yok abi, bu olsa olsa dağılır” diye bir kanaat, ortalığı yılın ikinci yarısında sarıverdi. İktisadın, psikoloji ile bir yakınlığı olduğu ya da olması gerektiği bu örnekle bir kez daha kanıtlandı. Sonunda olan, 2012 yılına girerken, gündemi sarabilecek, olası euro kutlamalarına oldu. 2011 yılı ile ilgili tespitler arasında en çok ilgimi çekenini geçenlerde IMF’nin başiktisatçısı Olivier Blanchard yaptı. Bu tespite göre, 2011 yılı ne yapıldığının değil, yapılanın piyasalar tarafından nasıl algılandığının önemli olduğunu birden fazla kere kanıtladı. Bugün oradan yola çıkıp, Merkez Bankamıza doğru geleyim, müsaadenizle.
Euronun dağılabileceğine ilişkin kanaatin kaynağında, İtalya ile ilgili olumsuz beklentiler önemli bir rol oynadı. Şimdi mesela bakın şu İtalya ile ilgili 2011 yılının ikinci yarısında ortaya çıkan olumsuz algılamaya. Hatırlarsanız, o algılama da birdenbire ortalığı sarmıştı. Hatta bizim sayın bakanlarımız arasında bile “Biz bir oraya gelelim, siz gariplere ekonominin nasıl olması gerektiğini bir öğretelim” havası bile doğdu. Bu arada, mesela İtalya’nın Türkiye ile kıyaslandığında nasıl bir ekonomiye sahip olduğunu tamamen unutuverdik. Bakın neleri unutuverdik: Öncelikle, İtalya’nın dünyanın sekizinci büyük ekonomisine sahip olduğunu unuttuk. Bu arada, İtalya’da çalışan başına verimliliğin Türkiye’nin yaklaşık üç katı olduğunu da unuttuk elbette. İkincisi, bizim orta ikiden terk nüfusumuzla kıyaslandığında, İtalyanların lise mezunu olduklarını da aklımıza getirmedik. Üçüncüsü, İtalya’da yüksek teknolojili ihracatın toplam ihracat içindeki payının Türkiye’nin iki katı olduğu da aklımızdan çıktı. Bu arada, yalnızca biz değil herkes, İtalya’nın inşaat dışı sabit sermaye stokunda Almanya ile başa baş gittiğini de unuttu. Bu da olsun dört. Beşincisi, yine yalnızca biz değil, herkes, yapısal reform performansı açısından, 2008’den beri, İtalya’nın Almanya ile kıyaslanabilecek bir performansa sahip olduğunu da düşünmedi.
Peki, buradan Merkez Bankamız ile ilgili olarak çıkarılması gereken kıssa nedir? Şudur: Söz konusu olan finansal piyasalarsa, ne yaptığınız değil nasıl algılandığınız önemlidir. Ne yaptığınızı anlatamazsanız, ağzınızla kuş tutsanız bile, aldığınız ‘doğru’ kararların hiçbir anlamı yoktur. Böyle bir ortamda ortaya çıkıp piyasa aktörlerinin neden ‘hatalı’ olduğunu anlatmanın da bir anlamı yoktur. Önemli olan ikna etmektir. ‘Hata’ yapanlara, “Siz hatalısınız” demeden ikna etmektir. Kanaat notunu değiştirmeye çalışmaktır.
Özetle, 2011 yılının ikinci yarısında, piyasaların İtalya’yı birdenbire dev aynasında görmeye başlamaları algının önemiyle alakalıydı. Bir risk varsa, İtalya için, Euro için hep vardı ama o andan itibaren birden daha bir önem kazanmaya başladı. O an nedir? İşte o an, “Yeni bir hikâyeye ihtiyaç var” anıdır. Herkesin başına gelebilir. Başınıza geldiğinde, önemli olan, piyasa aktörlerine bir yeni hikâye imkânı sunmaktır. Şimdilerde Avrupa ülkelerinde yapılmaya çalışılanları ben bu açıdan izlemeye devam ediyorum.