Kilimanjaro'nun karları, Bağdat gösterileri ve de Hopa'nın dereleri

Bugün yediğiniz hurmalar mutlaka yarın bir yerlerinizi tırmalar. En son Hopa'da yağmurun yol açtığı yıkıma bakarken, aklınıza hiç Hopa'nın derelerine döşediğimiz borular düştü mü?

İklim değişikliğinin hayatımızdaki manası giderek daha belirginleşiyor gibi geliyor bana. Bundan böyle iklim değişikliğini daha yoğun tartışacağız sanırım. Gelin bakın neden?

Ernest Hemingway, Türkçeye Kilimanjaro’nun Karları diye çevrilen öyküsünü 1936’da, Afrika gezisinden birkaç yıl sonra, Esquire dergisinde yayımlamıştı. Tanzanya’nın kuzeyindeki Kilimanjaro Dağı’nın zirvesi 5895 metreye yükseliyor. Afrika’nın en yüksek tepesi. O yıllarda Kilimanjaro çok karlıymış. Zirveye çıkınca uçsuz bucaksız bir kar deryası ile karşılaşılırmış. O zamanlar öyleymiş. Konuyla ilgili araştırma 2009’da Nature dergisinde çıktı. Buna göre Kilimanjaro’nun karları 11700 yıllıktı. Bundan 150 yıl kadar önce Avrupalılar Kilimanjaro’yu ilk kez görmeye geldiğinde, zirvede kalın bir buzul tabakası vardı. Sene o vakit, 1860’ların başı. İşte bu buzulun yüzde 90’ı makale basıldığı zaman erimişti. Dolayısıyla buradan Hemingway’in gördüğü kar ve buz deryasının artık orada olmadığına hükmedebiliriz herhalde.

Yine aynı çalışmaya göre buzulun erime hızı 1970’lerden itibaren iki katına çıkmış. O hesapla 20 yıla burada buzul muzul kalmaz diyor işi bilenler. İnsanların mavi yer kürede artan aktivitesi, Kilimanjaro’yu buzulsuz bırakacak bu durumda. Nasıl Kuzey Buz Denizi’nde buz kalmayacaksa, Kilimanjaro’da da kalmayacak. 12 bin yılda birikenin mirasyedi gibi harcanmış olduğunu biz idrak edeceğiz. Çünkü Afrika’nın iklimi daha hızlı değişecek o buzul tabakası gidince.

Düne kadar iklim değişikliği ile ilgili tartışmalar ya Kilimanjaro’nun karları ile ya da Kuzey Buz Denizi’nin eriyen buzları ile alakalıydı. Nasıldı? Hayatlarımızın tam içinde değildi. Bizden uzakta bir yerlerde kutup ayılarının işi zordu. Kilimanjaro’ya gidenler artık buzul göremeyecekti. Bela uzaktaydı. Bize yakın değildi. Televizyonda belgesel izlemek gibiydi. Ama bu yıl sanki öyle olmadı.

Bu yıl, Bağdat’ta sıcaklık 50 dereceyi geçince, millet, hala düzenli elektrik veremeyen beceriksiz siyasetçileri protesto etmek için sokağa çıktı. Irak’ın dini liderlerinden Sistani tam da bu konu üzerine konuştu. İklim değişikliğinin etkileri bir nevi bizim sokağa geldi. Yalnız Irak’ta değil, Mısır’da, İran’da ve Pakistan’da da benzer konular artık sokakta konuşulmaya başlandı. Siyasetçilerin işi zorlaştı.

Irak, hep patlamalar ve Selefi belası nedeniyle gündemdeydi. Bu sefer öyle olmadı. Bölgeyi saran mevsim normalleri üzerindeki sıcak hava dalgası, klimalarını çalıştıramayan insanları yolsuzlukla mücadele etmek için sokağa itti. Millet elektrik istiyordu. Elektrik olmazsa klimalar çalışmıyordu. İdeoloji, dayanılmaz sıcaklıkta insanları serinletmiyordu. 7 Ağustos’taki gösteriler haberlerdeydi. Sonra Irak Başbakanı Abadi, yolsuzlukla mücadele programını 11 Ağustos’ta parlamentodan geçirdi. Doğrusu ya, hoş bir değişiklik oldu Irak için.

Peki, buradan hangi inançtan, hangi görüşten olduğuna bakmaksızın emaneti ehline teslim etme iradesi çıkar mı? Bakın onu daha göreceğiz. Ama ben Irak’ta ilk kez normal bir gelişme gördüğüm için, doğrusu ya, pek sevindim. Sokağa çıkanlar, öyle tek bir kişiyi, tek bir bakanı filan hedef almıyorlardı. 2003 yılından beri şu elektrik işini hala çözemeyip cebini dolduran herkesi hedef alıyorlardı.

Ben bundan sonra bu tür gösterileri daha çok göreceğimizi düşünüyorum. Neden?

2008’den beri dünya nüfusunun yarısı kentlerde yaşıyor. 2050 yılında şehirlerde yaşayanların toplam nüfusa oranının gelişmekte olan ülkelerde nüfusun yüzde 64’üne, gelişmiş ülkelerde ise yüzde 86’sına erişmesi bekleniyor. İnsanlar artık daha yoğun olarak şehirlerde yaşıyorlar ve şehirler, kıra göre daha sıcak oluyor. Bir yandan sıcaklıklar artıyor. Öte yandan ise o artan sıcaklığı şehirlerde daha bir yoğun hissediyoruz. Buna ısı adası etkisi diyorlar. Normal ülkelerin hepsinde bu etkiyle mücadele edebilmek için tedbir alıyorlar. Şehir içini ağaçlandırıyorlar. Kenti, binaları ve sokakları daha açık renklere boyuyorlar. Işık geri yansısın diye böyle yapıyorlar. Hatta bina çatılarına, enerji maliyeti düşsün, o kadar çok karbon gazı havaya gitmesin diye güneş enerjisi paneli yerleştirerek iklim değişikliği yavaşlasın istiyorlar. Ancak Nature dergisinin son sayısındaki bir makale, alınan tedbirlerin beklendiği kadar etkili olmayabileceğini anlatıyordu. Hatta Paris’te yapılacak kritik iklim zirvesine (COP21) yaklaşılırken, 20C hedefinin tutturulamayacağı da artık yüksek sesle dile getirilir oldu.

Hadi yine onlar bir şeyler yapıyorlar. Etkili oldu mu, olmadı mı diye de araştırıyorlar. Ya biz? Ya bizim coğrafyadaki diğerleri? Biz burada kendi aramızda itişmekle meşgulüz esas olarak. Halbuki bugün yediğiniz hurmalar mutlaka yarın bir yerlerinizi tırmalar. En son Hopa’da yağmurun yol açtığı yıkıma bakarken, aklınıza hiç Hopa’nın derelerine döşediğimiz borular düştü mü?

Bütün bu itişme ikliminde, Bağdat’taki gösterileri son derece ferahlatıcı bulduğumu bir kez daha söylemek isterim. Ben, olanı büyük normalleşmenin parçası gibi gördüm. Türkiye’de olup biteni de öyle görüyorum doğrusu.