Moskova'da kendimi evimde hissettim

Moskova'yı nasıl buldun?''derseniz, galiba öncelikle geçmişten kalma buldum. Dünden kalma bir ihtişam vardı.

Algıda seçicilik midir bilmem. Hafta başı bir günlüğüne Moskova’daydım. Etrafta hep Kore’ye ait bir şeyler gördüm. Kore ile Türkiye karşılaştırmasına bir unsuru daha eklemek isterim. Onlar öyle Çinlidir, komünisttir filan demeden Deng Şiao Ping’in “Işığını sakla, zamanını kolla” (hide your brightness, bide your time) öğüdüne sıkı sıkıya bağlı kalıyorlar. Konuşmadan çalışıyorlar. Biz ise neler yapmayı düşündüğümüzü anlatmaktan, söylediklerimizi yapmaya vakit bulamıyoruz. Adamlar etrafa “önümüzdeki nakit üretme makinesi acaba hangi sektör olabilir?” diye bakıp, kocaman programlar tasarlıyorlar. Biz hem yalnızca konuşuyoruz, hem de konuşup durduğumuz için milleti “acaba bunlar orada ne yapıyorlar?” diye acayip kıllandırıyoruz. Teşvik meselesini sonraya bırakıp size Moskova’dan ilk izlenimlerimi aktarayım. Merak edenleri hemen aşağıya beklerim, efendim.
Salı günü Moskova’ya indiğimde hafiften kar atıştırıyordu. Moskova’ya daha bahar gelmemişti. “Uygarlığımızın sınırları dahilinde miyim yoksa bir ücra köşeye mi düştüm?” testimi hatırlıyor musunuz? Buna göre Moskova uygarlığımızın sınırları dahilinde yer alıyor. Bir; Blackberry’im havaalanına iner inmez, tatlı tatlı mırıldanmaya başladı. İki; sokaklarda kadın nüfusu, erkek nüfusundan fazlaydı. Hepsi de kararlı adımlarla, bir yerden bir yere yetişmeye çalışıyordu. Üç; metro meselesini hiç açmayayım. Kaldırımlar, yandaşlara kaynak aktarmak için değil, insanlar bir yerden bir yere yürüyebilsinler diye tasarlanmıştı. Uygar ülke sokağından belli oluyordu. Uygar bir ülkedeydim.
Otel tuvaletini ilk gördüğümde kuşkulanmam gerekirdi. Ama sonradan öğrendim. Oturma yerleri ısıtmalı ve de içten su püskürtmeli klozetleri en son Seul’da birkaç hafta önce görmüştüm. Moskova’da yenilerde elden geçirilmiş otelin alafranga tuvaletleri de aynen öyleydi. Meğer bula bula bir Kore şirketinin işlettiği oteli bulmuşum koca Moskova’da. Kore şirketleri, yalnızca otel işletmiyor, otel de yapıyorlar. En kocaman ilanlar Samsung ve Hyundai gibi Kore firmalarına aitti. Odada duran buzdolabının markası ise Daewoo’ydu. Ne diyeyim? Aynı büyüklükte Arçelik, Beko ilanları göremedim. Korelileri bugünlerde bizim coğrafyanın her tarafında son derece etkili görüyorum. Seul’dayken, “zaman gidip dışarıda şirketler satın alma zamanıdır” söylemini galiba fazla ciddiye almamışım. Bundan sonra daha fazla dikkat edeceğim. Bu Moskova’ya dair ilk gözlemim.
Geleyim ikincisine. “Moskova’yı nasıl buldun?’’derseniz, galiba öncelikle geçmişten kalma buldum. Geçmişten kalma köklü bir uygarlığın, ortadan silinirken, geride bıraktığı kocaman tapınakları, ne yaptıklarını tam olarak idrak edemeden yönetmeye çalışıyor gibiydi insanlar. Bana biraz öyle geldi. Dünden kalma bir ihtişam vardı. Binaların bir bölümü eskiydi. Şöyle bir elden geçirilmeleri gerekiyordu. İçlerinde öyle zaman durmuş gibiydi. İçleri de aynı dışları gibiydi.
Üçüncü olarak ise Moskova’yı azıcık dağınık ve kararsız buldum. Öyle anlaşılıyor ki, bir dönemin sonuna gelmişler ama bir türlü daha yeni bir “şey”e de geçememişler. Bir nevi geçiş sürecinin içine hapsolmuşlar. Aynı Türkiye gibi yani. Orta gelirli bir ülkeden, yüksek gelirli bir ülke çıkartmak istiyoruz. Ama biz de zaman tünelinin içinde, bir türlü bitmeyen bir geçiş sürecine hapsolmuş gibiyiz. Trafikte giderken, öndeki ya da yandaki arabanın önümüzdeki yarım saniye içinde ne yapabileceğini kestirmek imkansız. Aynı Türkiye gibi yani. İnsanların inisiyatif kullanmak yerine bir üstlerinden talimat beklediklerini gördüm. Aynı Türkiye gibi yani.
Moskova bizim buralara çok benziyordu. Moskova’da Seul’daki gibi kendimi ezik hissetmedim. Kadim bir uygarlığın tapınaklarını, ne yaptıklarını tam olarak bilmeden, idare etmeye çalışıyor gibiydiler. “Bir gün Rusya da sıkıcı bir ülke olur mu, yüksek gelirli ülkeler gibi?” diye düşündüm. Aynı bazen Türkiye için düşündüğüm gibi. Ama Moskova’yı sevdim.