Seherde Ankara semalarında bir HÜRKUŞ görebilirsiniz

Ankara'da TAI tesislerini gördüm ve millet olarak, nedeni ne olursa olsun, kadir kıymet bilmez olduğumuza karar verdim.

Geçen gün, 1961’de Devrim arabasını tasarlayan ve hayata geçiren Türk mühendislerinin, o manasız “ama bu araba yürümüyor” lafı gazetelerde çıktıktan sonra neler hissettiğini yakından gördüm. Hayır, Tolga Örnek’in yazıp yönettiği “Devrim Arabaları” filmini izlemedim. Ama neden izlemem gerektiğini yaşayarak öğrendim. 1970’lerde Almanya’da eğitim görmüş bir Türk mühendisi olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Türk motoru üretmek için kaynak ayrılması gerektiğini vurgulayan çabaları ile dalga geçen gazeteleri eline alınca, neler hissetmiş olabileceğine de bir nevi tanık oldum. Ben geçenlerde Ankara’da TAİ tesislerini ziyaret ettim. TAİ (Turkish Aerospace Industries), Türk Uzay ve Havacılık Sanayi A.Ş. anlamına geliyor. Ankara’da TAI tesislerini gördüm ve millet olarak, nedeni ne olursa olsun, kadir kıymet bilmez olduğumuza karar verdim. Mühendislerimizin nasıl çalıştığını gördüm. Başarılarının hala alkışlanmıyor olmasına üzüldüm. Eğer Ankara’da iseniz, sabahları havada deneme uçuşlarını yapmakta olan bir TAI-HÜRKUŞ eğitim uçağı görebilirsiniz. Dikkatli bakın ve bence uçağı tasarlayan, uçuran ekip ile gurur duyun. Bugün müsaadenizle geçenlerde başladığım, “teknoloji geliştirmek, çiçek yetiştirmeye benzemez” serisine bir ek yapayım.

Tam da o “teknoloji geliştirmek, çiçek yetiştirmeye benzemez” serisinin içinde “KAI’nin yaptığını TAI neden hala yapamadı?” diye sormuştum, hatırlar mısınız? Yazının çıktığı sabah önce Hasan Ersel hocam aradı. “Benim ilgi alanıma girip, uçaklardan bahsetmişsin. O HÜRKUŞ işi öyle değil” dedi. Sonra anlatmaya başladı: “TAI-HÜRKUŞ ile KAI-T-50 arasında hiçbir benzerlik yok. TAI-HÜRKUŞ pervaneli (turbo prop) bir temel eğitim uçağıdır. KAI T-50 ise bir jet ileri eğitim uçağıdır. KAI’nin TAI-HÜRKUŞ’a benzeyen uçağı KAI KT-1 WOONGBI’dir ve ilk kez 1991 yılında uçmuştur. KAI ayrıca TA-50 savaş uçağı da üretir.” Daha sabahtan “örneğini bilmediğin alandan verme” konusunda ayrıntılı bir ders almış oldum doğrusu. Ama yazıdaki karşılaştırma çerçevesi hala değişmeden kalıyor. TAI 1984 yılında kuruluyor. Sonra Koreli kardeşi KAI kuruluyor. KAI, pervaneli ilk eğitim uçağını 1991 yılında uçuruyor. Bizim HÜRKUŞ için ise 2013 yılını beklememiz gerekiyor. KAI, jet eğitim uçağını, 1991 yılından 11 yıl sonra uçuruyor. Bizim kendi jetimiz için en az 2024’ü beklememiz lazım bu hesaba göre. “Ben de tam bunu anlatmaya çalışıyordum o yazıda.” diye kendimi toplamaya çalışırken, bu kez TAI Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Dörtkaşlı aradı. Son derece nazik bir biçimde bana “Siz galiba bu bizim havacılık işlerini çok iyi bilmiyorsunuz.” dedi, “Bir gelseniz de size anlatsak.”. İşte ben böylece TAI’nin Ankara’daki tesislerine gittim ve Türk mühendislerini görev başında gördüm. Doğrusu ya, gördüklerimden gururlandım.

Şimdi müsaadenizle birkaç izlenimimi paylaşayım: Birincisini en başta söyledim. Biz Türkiye’de kadir kıymet bilmiyoruz. Başarıyı yeterince güçlü bir biçimde alkışlayamıyoruz. Arkadan gelenlerin başarılı sonuçlara bakıp, özenmesini sağlayamıyoruz. İnsanların şevkini kırmayı her nedense seviyoruz. Konuları birbirine karıştırıyoruz. Devrim arabası 1961’de yapılmamış olsaydı, belki projenin akıbeti daha farklı olurdu. Erbakan Hoca faktörü olmasa belki motor yapmaya 1970’lerde kaynak ayırırdık. Her ambargo yediğimizde yüreğimiz hala ağzımıza gelmezdi. Bakın hala motor üretemiyoruz. Gerçi farkında mısınız, düşen Malezya uçağı Amerikan yapımı, motoru ise İngiliz yapımıydı. Neyse, bu bence siyasi kutuplaşmanın ehem ile mühimi ayırt etmemizi zorlaştırdığını gösteriyor. Dün de böyleydik, bugün de. Geleyim ikinci hususa: TAI’de yürütülmekte olan projelerin tamamı, 2004 yılından itibaren başlamış. Ben önce 2004 yılının manasını anlamamıştım. Sonradan anladım. Öyle anlaşılıyor ki, Irak’taki “çuval hadisesi” ve hemen ardından gelen 1 Mart tezkeresi, Türkiye’nin savunma elitinde bir nevi “Kıbrıs ambargosu” korkusuna neden olmuş, arka arkaya bir dizi teknoloji geliştirme projesi böylece sürekli bir destek bulabilmiş. Hak şerleri hayreyler dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Geleyim hemen kritik gördüğüm üçüncü noktaya: Türkiye, bu teknoloji geliştirme işinde, anlaşılmaz bir biçimde daha iyisini, daha ucuza elde etmeye çalışıyor.
Dünyada olanın en iyisi olsun, hatta üzerinde bir de şundan olsun ama fiyatı da oradakinin üçte biri olsun mantığı ile Ar-Ge olmaz. Teknoloji de gelişmez. Ne olur? Üretim geliştirme (Ür-Ge) olur. Not edeyim: Teknoloji öyle müteahhitle pazarlık eder gibi hazırlanmış kontratlara dayalı olarak gelişmez. Teknoloji geliştirmek, çiçek yetiştirmeye değil, çocuk yetiştirmeye benzer bir nevi.
Türkiye bugünlerde daha önce üretemediklerini üretiyor. Ama bir noktanın altını çizmekte fayda var. Türkiye, bugünlerde,
Amerikalıların 1970’lerde yapabildiklerini yapabiliyor. Bir farkla: Amerikalılar, ilk her neyse onu yaptıklarında, dünyada bunu yapabilen başka bir millet yoktu. İlk onlar yaptı. Diğerleri arkadan geldi. O sabah, Hasan hocam bana bunu da hatırlattı. Size de aktarayım.