Seul'de kendimi çok ezik hissettim

Bugünlerde İstinye Park'a bakarak övünenler varsa Seul'ün tamamı İstinye Park gibi tasarlanmış.

Ben birkaç gündür Güney Kore’nin başkenti Seul’deydim. Buraya ilk kez geldim. Havaalanından otelinize doğru giderken, yolda, nasıl bir ülkede olduğunuzu anlıyorsunuz. Uygarlık sınırları dahilinde bir yere mi düştünüz, yoksa bir mahrumiyet bölgesinde misiniz hemen belli oluyor. Seul’ü uygarlığımızın sınırlarının tam ortasında buldum. Uygar bir ülke, hemen daha sokağından belli oluyor. Gelin bakın nasıl belli oluyor... Birinci test, Blackberry’yi açınca daha havaalanından belli oluyor. Birdenbire Blackberry’niz elektronik postalarınızı mırıl mırıl almaya başlarsa uygarlık testinin ilk aşaması tamamlanıyor. Postalar geliyorsa uygarlığımızın sınırları içinde yer alıyorsunuz. Ben size söylemiş olayım. Afganistan’ın başkenti Kâbil’de öyle mırıldamamıştı. Yemen’in başkenti Sana’a’da da Blackberry’den tık yoktu. Suudi Arabistan ise biz bundan gelen mesajları sizden habersiz okuyamıyoruz diye engel çıkarıyordu ben oralardayken. Seul ilk testi hemen geçti.
Uygar ülke olmanın ikinci göstergesi bence sokaklarda yürüyen kadın sayısıdır. Sokaklarda hızla ve de tek başına kararlı adımlarla yürüyen kadınların sayısı arttıkça o ülkenin ya da o şehrin uygarlık katsayısı yükseliyor. Sokaklarında yalnızca erkeklerin volta attığı bir yere düştüğünüzde mutlaka bir mahrumiyet bölgesinde bulunuyorsunuz. Hiç değişmiyor. Hep doğru çıkıyor. Kadınlarının sokağa çıkmaktan korktuğu şehirler mahrumiyet alanı içinde kalıyor. Kâbil, Sana’a ve Cidde’de sokaklarda kadın yoktu. Bu arada onlarda kadınların işgücüne katılma oranı bizimkini katlıyor. Not edeyim. Seul ikinci testi de büyük bir süratle geçti. Uygarlık testinin üçüncü aşaması şehrin kaldırımlarına ulaştığınızda başlıyor. Bir ülkenin uygarlık seviyesi kaldırımlarına gösterdiği özenle belli oluyor. İnsanına değer veren uygar idareler, o insanların sokaklarda nasıl yürüyeceği meselesi üzerinde bir 15 dakika düşünüp tedbir almış oluyorlar. Kaldırımlar yandaşlara kaynak aktarmak için değil, insanlar rahat rahat yürüsünler diye tasarlanmış oluyor. Kaldırımlar ne kadar rahat yürümeye imkân sağlıyorsa, o şehir ve ülke o kadar uygar oluyor. Seul kaldırımları, aynen New York kaldırımları gibiydi. Seul kaldırımlarındaki sarı renkli oyuklar ve oluklar dikkatimi çekti. Dikkati çekmeyecek gibi değildi. Farklıydı. Görme engellilerin tek başına yolda yürüyebilmesi için tasarlanmış kaldırımların o bölümü. Seul kaldırımları herkesin serbestçe yürüyebilmesi için tasarlanmış. Kaldırımsız Ankara kentinin bir mukimi olarak, kaldırımları üzerinde düşünülmüş bir kente gelince, insanına değer veren bir uygar memlekete ulaştığımı düşünüyorum. Seul, bu son gösterge açısından bakıldığında herhangi bir merkez ülkesi gibiydi. Kaldırımı, araba park yeri olarak kullananlar da yoktu. Metro vızır vızır işliyordu. Toplu taşımacılık gelişkindi.
Ankara’da, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ndeki Anayasa Vatandaş Toplantısı’nı kadınlarla yaptık. Onlara yerel idareden en çok ne istediklerini de sordum. Kadınların en büyük ihtiyacı nedir diye merak ederek soruyu tasarlamıştık. En büyük ihtiyaç ne çıktı? Yüzde 76’sı toplu taşımacılık, yani otobüs ve metro dedi. Katılımcılardan bir hanımefendi “Kararsız kalıyorum” diyordu, “en önemli mesele, sağlıklı toplu taşıma ama yolda yürürken aydınlatmanın olması da önemli. Bizde o da yok. Acaba hangisine oy versem?” Millet işi biliyor. Doğru cevabı hemen buluyor. Türkiye ile kıyaslayınca nasıl diye merak edenlere söyleyeyim. Türkiye, kişi başına milli gelir açısından da, ihracatın teknoloji içeriği ve kadının işgücüne katılımı açılarından da bakıldığında, Kore’nin 1990’lardaki haline benziyor. Not edeyim. 1980’de her açıdan başa baştık. Sonra onlar uygarlığın merkezine yerleşmeyi başardı. Biz bir kenarda kaldık. Onlar doğru yaptı. Biz elimize yüzümüze bulaştırdık. Bugünlerde İstinye Park’a bakarak övünenler varsa Seul’ün tamamı İstinye Park gibi tasarlanmış. Ben Seul’de kendimi ezik hissettim. 1980’den 2012’ye bütün yöneticilerimiz adına hicap duydum. Seul’deyken herhangi bir Avrupa şehrinde gibiydim. Uygarlığımızın merkezindeydim. Ankara’nın kaldırımlarına basınca da Ortadoğu’ya dönmüş oldum. Acaba aramızda para toplayıp Melih Bey’i bir Seul’e mi götürsek?