"Tek isteğim güvenli ve bilime saygı duyulan bir yer"

7 yıl kadar önceydi. Türkiye, etrafındaki coğrafyadan beşeri sermaye açığını nasıl kapatır diye TEPAV'da daha yeni yeni düşünmeye başlıyorduk. Bizi anlamaya çalışıyorduk. Ama Refaai Hamo'nun hikayesi pek de yol almamış olduğumuzu gösteriyor.

Refaai Hamo, bana Fuad Aleskerov’u hatırlattı. Aynı şey değil tabii ama ortada dikkate alınması gereken bir örüntü var. Bana sorarsanız, Türkiye, hatalarından ders almayı bilmiyor. Bugün Refaai Hamo’nun hikayesinin neden içimi acıttığını sizinle paylaşmak isterim.

Biz, dün Sovyetler Birliği yıkılırken Türkiye’ye yönelen Azeri kökenli Sovyet vatandaşlarından nasıl yararlanacağımızı bilememiştik. Bugün de iç savaşın getirdiği yıkım ve ölümden kaçan Suriye vatandaşlarından nasıl faydalanacağımızı bilmiyoruz. Ortadaki beşeri sermaye hazinesini göremiyoruz. Üstelik bir türlü öğrenmiyoruz. Aslında ne yapacağımızı bilmediğimiz için önümüze gelen fırsatı da haliyle göremiyoruz. Ben boşuna “iktisat politikası olmayanın, dış politikası olamaz” demiyorum. Yalnızca bu değil ama. İktisat politikası olmayanın, göçmen politikası da olamaz.

Refaai Hamo, “Bilim İnsanı” (the Scientist) diye anılıyor Amerikan medyasında. Hamo, 2013 yılında eşi ve kızlarından biri bombardımanda ölünce, kalan çocukları ile birlikte Türkiye’ye sığınmış ve İstanbul’a yerleşmiş. Ama biz Türkler, onu, Başkan Obama kendisini, başkanlık döneminin son “Birliğin Durumu” (State of the Union) konuşması için Michelle Obama’nın locasına davet edince tanıdık., Obama, Hamo’nun öyküsünü Facebook’taki “Humans of New York” (HONY) bloğundan okumuş. HONY’deki 7 bölümlük resimli kısa biyografi 8 Aralık 2015 tarihinden itibaren çıkmaya başlamış. Washington daveti ise 10 Ocak’taydı. İçimi acıtan ilk mesele galiba bu. Hamo, çocukları ile birlikte 2013 yılında İstanbul’a geliyor. Biz onun hikayesini, “feys”de HONY’yi takip eden 17 milyon kişi ile birlikte öğreniyoruz. Başkan Obama’nın yanında görünce vaziyeti iyice fark ediyoruz.

Halbuki İçişleri Bakanlığımıza bağlı Göç İdaresi Başkanlığı, Suriyeli göçmenlerin tamamına kimlik kartı dağıttı. Sayılarının 2 milyon 300 bini aştığını biliyoruz. Nerede oturduklarını not ettik. Ama kim olduklarını bilmiyoruz. Devletimiz her zamanki refleksi ile kim nerede oturuyor biliyor; ama kim olduklarından, insani hikayelerinden, kabiliyetlerinden zinhar haberdar değil. Yıllar önce Türkiye’nin coğrafi ayrıma dayalı göç politikası konusunda sohbet ettiğim bir İçişleri Bakanlığı uzmanına, “Peki, yaşam bilimleri alanında çalışan bir bilim insanı Türkiye’ye gelse onu nereye yerleştirirsiniz?” diye sorduğumda, “Mevcut anlayışa göre, herhalde Çorum, Yozgat gibi kolay takip edilebileceği bir yere” demişti. Aynı Soğuk Savaş yılları gibi bir nevi. Hiç unutmadım. “Ama orada iş bulup Türkiye’ye iyi katkı yapamaz ve sonunda insanca yaşayamaz” dediğimde, “Doğru, ama bizim düzenlemeler bu konuyu kapsamıyor” demişti.

Bundan 7 yıl kadar önceydi. Türkiye, etrafındaki coğrafyadan beşeri sermaye açığını nasıl kapatır diye TEPAV’da daha yeni yeni düşünmeye başlıyorduk. Bizi anlamaya çalışıyorduk. Bu konuşmanın yapıldığı zamandan beri bir sürü düzenleme yapıldı ama Refaai Hamo’nun hikayesi pek de yol almamış olduğumuzu gösteriyor. Hadisenin içimi acıtan ilk tarafı budur.

Geleyim ikincisine. Refaai Hamo olayı bana Fuad Aleskerov’un Türkiye macerasını hatırlattı. Profesör Aleskerov, dünyaca ünlü bir matematikçi. Oyun teorisi, sosyal tercihler teorisi, karar teorisi alanlarında çalışıyor. Türkiye’deyken seçim sistemleri üzerine, Hasan Ersel ve rahmetli Yavuz Sabuncu ile birlikte yazdığı kitabı hala hatırlıyorum. Kitap, 1995 yılında çıkmıştı. Buradan hesaplarsanız, Fuad Bey İstanbul’a Sovyetler Birliği çökerken, 1990’ların başında gelmiş olmalı. Şimdi arayıp sormadım doğrusu. Boğaziçi Üniversitesi’nde ders verdi. Türkiye, Fuad Bey’e kendi üniversitelerinde kalıcı bir imkan sunmayı beceremedi. Herkes istediği halde olmadı. Hamo da benzer bir kaderi paylaştı. Türkiye’de bir üniversitede mühendislik dalında yazdığı ders kitaplarından birinin derslerde kullanıldığına şahit olmuş; ama yine de bizim üniversitelerde eğitmenlik pozisyonuna dahi girememiş. Neden derseniz işte ondan. Bir sürü nedeni var.

Şimdi siz kafanızda canlandıramazsınız ben yardım edeyim. Mesela bugün Suriye’den gelmiş bir bilim adamını üniversitenize almak isteseniz öyle hop diye alamazsınız. Türkiye’de hala 12 Eylül artığı bir YÖK var. Öğretim üyesi olarak alayım derseniz önce denklik alacaksınız. Denklik demek, YÖK’ün ilgili üniversiteye bu çağda yazı filan yazıp bilgi istemesi demek. Geçenlerde ahir yaşında aylarca bekledikten sonra nihayet YÖK’ten denklik alan bir dostum, “Yahu yazıyı Amerika’ya zarfın üzerine yalnızca “filanca university” diye yazıp göndermişler. Koca kampüs, öyle tek bina değil ki! Mektup bir de bina bina gezmiş. En sonunda beni aradılar” diyordu. Neyse önce lisans diplomasını soracaklar. Sonra yüksek lisansı ayrıca ele alıp onaylayacaklar. Doktora filan varsa işiniz var, bir de onu araştıracaklar. Hepsi sırayla tek tek, ayrı ayrı onaylanacak. Devlet işi birbirine karıştırılmadan yapılır malum. Sonra tamamını Üniversiteler Arası Kurul’da onaylatacaklar. Manasız ama biri yapmış, sorgulamak kimsenin aklına gelmemiş.

Yok, bu kadar uzamasın, ben “işin uzmanıdır” diye öğretim görevlisi olarak bir an önce işe başlatayım derseniz daha da komik. Bizim YÖK, geçenlerde bürokrasinin şahikası olarak kendini aştı. 55 yaşında adamı işin uzmanı diye almak isteseniz önce ALES sınavına sokmanız gerekiyor. Nedir ALES? Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı’dır. Bir nevi zeka testi filan yani. Şimdi ben girsem geçer miyim bilmem. Bir de utanmadan almak istediğim bilim adamını sokacağım. Neden? İşte ondan. Bir de kendilerine yeni YÖK filan diyorlar. Bildiğiniz eski YÖK işte. YÖK’ten zaten bir hayır çıkmaz.

Peki, Fuad Bey sonunda ne mi yaptı? Moskova’ya geri döndü. Halen Higher School of Economics’te çalışıyor. Moskova’daki Bilimler Akademisi’ndeki odasını, Türkiye macerası sırasında bile korumuşlardı zaten. Şimdi Refaai Hamo’nun öyküsünü okuyunca içimi burkan üçüncü hadise işte budur. Türkiye, öğrenme özürlüdür.

Geleyim dördüncü noktaya. Facebook’taki hesapta, Refaai Hamo, İstanbul’daki yaşamını anlatırken “Türkiye’de bir Türk’ün aldığının yüzde 1’i bile etmeyecek bir tutarı size ödüyorlar. Emeğinize, bilime saygı göstermiyorlar. Onlar için varsa yoksa para.” diyordu. Bir gazeteye verdiği mülakatta ise Amerika’da yerleşeceği Michigan eyaleti konusunda, “Tek isteğim güvenli ve bilime saygı duyulan bir yer” diyordu.

Şimdi yakın zamanda, Türkiye’yi ve hepimizi ilgilendiren bir konuda fikirlerini açıkladılar diye, bir grup akademisyenin maruz kaldığı hukuksuz muameleyi hatırlayınca doğrusu ben buna diyecek bir şey bulamadım. Adam haklı. Burası bir bilim insanı için güvenli bir yer değil. Bilime saygı duymadığımızı ise en üst seviyeden ilan etmiş vaziyetteyiz. Ama insanın içini acıtıyor doğrusu.

Türkiye, bir büyük normalleşme süreci içinde yoluna devam ediyor. İçimizi burkan bu son hadise de normalleşme sürecinin bir başka aşaması. Demokrasi konuşa konuşa, görüş açıklaya açıklaya gelecek. Herkes de buna alışacak.  Konuşan Türkiye’den korkmamak gerektiğini zaten öğrenmiştik.  Şimdi yeniden vehimlere, sanrılara kapılmanın bir anlamı yok.

Ne diyeyim? Fuad Aleskerov olayını çoktan unuttuk ama en azından bu Refaai Hamo hadisesi kulağımıza küpe olsun.

Refaai Hamo, İstanbul’da kaldığı evde ve Obama’nın Birliği Durumu konuşması öncesinde

 Kaynak: Humans of New York, Beyaz Saray