Türkiye aynen Çin olmuyor

Benim gördüğüm kadarıyla, Başbakan Yardımcısı Sayın Babacan'ın da devreye girmesiyle vahim bir hatadan döndük. İyi de yaptık.

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) müstakbel lideri, Şi Cinping Türkiye’deyken altını çizeyim: Türkiye öyle aynen Çin gibi olmuyor. Memleket, 1930’ların devletçiliğine öyle sistemli bir biçimde ilerlemiyor. 3 Şubat’ta yayımlanan “Türkiye aynen Çin oluyor” başlıklı yazıda, Sermaye Piyasası Kanunu değişiklik tasarısına dikkatlerinizi çekmiş ve kurumsal yönetim ilkeleri kapsamında, bağımsız yönetim kurulu üyelerine ilişkin düzenlemenin, sonuç itibariyle, şirket yönetimlerini merkezi idarenin vesayeti altına alacağını söylemiştim. Benim gördüğüm kadarıyla, Başbakan Yardımcısı Sayın Babacan’ın da devreye girmesiyle vahim bir hatadan döndük. İyi de yaptık. Bugün bunun nasıl olduğunun bir altını çizeyim müsaadenizle.
Geleyim meseleye. 11 Şubat 2012 tarihli Resmi Gazete’de Sermaye Piyasası Kurulu’nun, (SPK) “Kurumsal Yönetim İlkelerinin Belirlenmesine ve Uygulanmasına İlişkin Tebliğde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ”i yayımlandı. Türkiye, en azından bir açıdan, Çin olma yolundan çıktı. Benim gördüğüm şudur. İlk olarak, bağımsız yönetim kurulu üyeleri için SPK incelemesi ve onayının yalnızca ‘bağımsızlık kriterleri açısından’ olacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Halka açık şirket yönetimlerine bağımsız üye atanmasının nedeni küçük ortaklar açısından şirket malvarlığının iyi yönetilip yönetilmediğine bağımsız bir gözün bakmasını temin etmektir. Burada bağımsızlık, büyük ortakların, ‘küçük ortakları mülksüzleştirmesi’nin önüne geçmek için önem taşımaktadır. Bağımsız üyenin işlevi ise, yalnızca olası bir mülksüzleştirme operasyonunun önünü kesmektir. Şirketin karar alma sürecini tıkamak ya da imkânsız hale getirmek değildir. Bağımsız üyenin büyük ortaklardan bağımsız olması gereğinin manası da esas olarak budur. Bağımsız üyenin görevi, idarenin kendisinden istediklerini yapmak değil, şirketin çıkarını savunmaktır. Daha önceki düzenlemede bu konuda kafaları karıştıran unsurların bu defa aşıldığı görünmektedir. Şimdi, incelemenin yalnızca bağımsızlık kriterlerine göre yapılacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bu da iyidir. Şimdi bundan sonra yapacağımız, uygulamayı izlemek olmalıdır. Uyanık olmakta fayda vardır.
Özel şirket yönetimlerine, partiye bağlı üye atama geleneğinin, Çin’le ne alakası var diyenlere, 1990’lardan sonra olanı bir kez daha hatırlatayım. Çin’in dönüşüm sürecini iki dönemde inceleyebiliriz. İlk dönem, Deng Şiao Ping’in “dere yatağındaki taşları yoklaya yoklaya karşı kıyıya geçme” ve zenginleşmeyi öğrenme dönemidir. Mao döneminin kolektif çiftlikleri, Doğu’da hızla, kapitalist işletmeler haline geldiler bu dönemde. 1980’ler orada da burada da reform yılları oldu. Sonra biz 1990’lı yıllarda anlamsız itişirken, Çin’de işin niteliği değişti. Çin’de büyük kamu işletmeleri 90’lı yıllarda yeniden yapılandırıldı. Bazı şirketlerde işten çıkarılanların sayısı yüz binleri buldu. “Kedinin siyah ya da beyaz olması değil, fare yakalaması önemlidir” düsturu çerçevesinde, kamu şirketleri, fare yakalayabilecek, özel sektör mantığına göre çalışan işletmeler haline dönüştüler. Bugün dünyanın her tarafında cebinde nakit para dolaşanlar işte tam da bunlardır. Bunların yönetim kurulu atamaları ise, ÇKP içinde bu amaçla örgütlenmiş bir yeni birim tarafından yapılmaya başlandı. İşi bilen ama partiye yakın olanları atamak kural haline geldi.
Şimdi diyeceksiniz ki, bizde de esasen KİT yöneticileri öyle atanmaz mıydı? Öyle atanırdı. Ama ilginç olan şudur: İSO 500’ün toplam katma değeri içinde kamu payı, 2001’de yüzde 40’lar civarından 2010’da yüzde 12’ye gerilemiştir. 2002’den sonra, AKP hükümeti ile hızlanan özelleştirmeler bu azalışta önemli bir rol oynamıştır. Ekonomi içinde KİT’lerin ağırlığını azaltıp, KİT yönetim kurulu üyeliklerinin manasını değiştiren bir siyasi heyetin şimdi özel şirketlerin yönetim kurullarına yapılacak atamalara karışmaya kalkmasının bir manası var mıdır? Eğer parti baştaki partiyse bir manası yoktur.
Ya ortada bir dizi koordinasyon kazası vardır ya da bu işleri bilen bir siyaset büyüğümüzün dediği gibi “Sandığın sonucunu değiştiremezsiniz ama sandıktan çıkanı değiştirebilirsiniz” kuralı çalışmaktadır. Belki de bu durum odur. Kim bilir? Neyse ki SPK işinde yanlıştan dönülmüştür.