Bedavaya muasır medeniyet

Gelecek önce Batı'ya gelecek. Bu kesin bir bilgi olmayabilir. Ama bugüne dek hep öyle oldu. Güneşin hep doğudan doğması gibi gelecek hep Batı'dan doğdu. Gelecek önce Batı'ya gelecek.

Gelecek önce Batı'ya gelecek. Bu kesin bir bilgi olmayabilir. Ama bugüne dek hep öyle oldu. Güneşin hep doğudan doğması gibi gelecek hep Batı'dan doğdu. Gelecek önce Batı'ya gelecek.
Bu bizim için bir veri. Önce bu hakikât iştahla yutulacak, sonra bol gaz ve karın ağrısıyla hazmedilecek. Ancak bu noktadan sonra siyaset başlayacak bizim için. Ve bu 'gelecek' bize ulaştığında çoktan birilerinin 'geçmişi' olacak.
İşte azgelişmişliğin trajikomedisi. 'İkinci el' olsun bir gelecek sahibi olabilmek için bütün varlığını seferber edip onu bile elde edememek.
İkinci el geleceği üzerimize geçirerek aynanın karşısına geçip, 'Valla bunun kesimi bize pek uygun değil' diyerek vazgeçip yine çıplak dolaşmak.
İşte bu çok şirin gururun adı da 'azgelişmiş milliyetçilik'. Köle milliyetçiliği. Efendisinin eskisine tamah etmeyip çıplak gezebilme iradesi. Bu haliyle göz yaşartıcı. Empatiye bile açık hatta. Ama tek bir hovarda hamleyle tarihi, medeniyeti ve her şeyi tersine çevirebileceğine inanmak. Basit bir reddedişle özgürleştiğini, bağımsızlaştığını düşünmek. Çocuksu bir omuz silkişle bir anda efendisi kadar 'büyük bir güç olduğunu' hayal edebilmek. İşte bu haliyle de içler acısı. Katmerlendirlimiş bir zavallılık ilanı.
Efendinden temel bir farkın var. Felsefi bir fark.
O her zaman 'bilinmeyen' bir gelecekle karşı karşıya kalmanın endişesini kaldırabiliyor, taşıyabiliyor.
O biliyor ki 'gelecek' felsefi olarak son kertede bir bilinmezdir. Ve o 'gelecek' önce ona gelecektir. Bilinemez olan önce onun bünyesine sirayet edecektir. 'Bilinemezi' önce o göğüsleyecektir. O bünyesini buna hep hazır tutmak zorundadır. Hatta bünyesinin en muhafazakâr unsurlarını bile buna hazır tutmak zorundadır. O zaten sürekli olarak bilinmeyen bir gelecekle karşı karşıya kalmaktadır. Yalnız siyasette değil. Laboratuvarda da uzayda da karşı karışıya kalmaktadır. Senin bünyen böyle bir şeyi kaldırır mı? Bilinemeyenle sürekli yüz yüze olmayı kaldırır mı? Senin bünyen böyle bir felsefi yalnızlığın karşısında tarumar olur. Önce sen bunu bir hallet. Sonra kendini 'büyük güç' ilan et.
Bilinmeyenle nasıl başa çıkılır? Bir kere öyle körkütük tek vücut falan olmayacaksın. Bir bünye sahibi olacaksın. Bünyende hakiki bir çeşitlilik barındıracaksın. Çünkü bugün musibet gibi gözüken yarın en iyi kısmetin olabilir. Faydalı bir bakteri gibi. 'Gelecekle' yani bir 'bilinemezle' sürekli yüz yüzeysen, çeşitliliğe mecbursun. Özgürlüğe mecbursun. Yani 'özgür olmama özgürlüğün' olmayacak. Açık olmama tercihin olmayacak.
Batı hakkında bir şeyi bilsek bile idrak edemiyoruz. Batı özgürlüğü seçmedi.
Batı özgürleşmeye mecburdu. Batı'nın hiçbir zaman özgürleşmeme özgürlüğü olmadı. Çünkü 'gelecek' denen tek dişi kalmış canavar hep onların kapısındaydı. Bu canavarla baş edebilmek için özgürleşmek kaçınılmazdı. Batı bir 'kaçınılmazın' ürünüdür. Bu felsefi kaçınılmazı reddedebilme özgürlüğü ise bize mahsustur. Bir fukara lüksüdür. Bu lüksü Batı'nın bizimle 'gelecek' arasına paravan olmasına borçluyuz.
Sen milletçe kendini 'orta sınıf' bir felsefeye hapsetmişsin. Orta sınıfın en büyük acısı gelecek korkusudur. Olduğu yerde tutunmak ister. Daha iyisini arzulamadığı için değil. Herkesten çok arzular.
Çok aç gözlüdür. Daha kötüsünden korktuğu için. Bu 'azgelişmiş muhafazakârlık' korkuya kazık çakmıştır. Halbuki gidebileceği yeri görmektedir. Hatta gözünü oradan hiç ayıramamaktadır.
Fakat hep bir yol kazasından endişe etmektedir.
Bu çok vahim bir muhafazakârlıktır.
Hem had safada hayalci hem de bir o kadar statükocudur. Aslında bir piyango vursun ister.
Hakikaten bunu bekler. Derken, 'Erke Dönengeç'ini' icat eder. Batı'nın yüzyıllardır bilinmeyen bir gelecekle cebelleşmesinin felesefi cefasına ortak olmayan Türk, aniden gelmiş geçmiş en önemli buluşu yapmıştır. Sonsuz bir enerji kaynağı bulmuştur. Türk'e piyango vurmuş, kurtulmuştur. Türk'ün ütopyası budur. Birgün piyango vurması.
Varolduğu sürece tek bir ütopya yazma zahmetine katlanmamış bir milletin kendi geleceği yoktur. Başkalarının geleceğini söğüşlemek ister.
Risk almadan köşeyi dönmek ister. Bu yüzden hayat onun için basittir. Bir söğüşleme umudu ya da söğüşlenme korkusundan ibarettir.
'Proleter millet Türkiye'den 'orta sınıf millet Türkiye'ye geçerken felsefenin kapısını biraz aralamazsak, korkarım proleterliğe ani bir dönüş yapacağız. Ve tam anlamıyla ortalıkta kalacağız.
Türkiye'nin özgürlük riski almayı ve daha da önemlisi bu riski yönetmeyi öğrenmesi artık kaçınılmazdır. Bu riski almayana muasır medeniyet vermiyorlar. Medeniyet pazarının felsefi yapısı bu. Ne çare.