Ertuğrul Özkök'ün 8 Ağustos tarihli tarihi yazısı...

Genel müdür yardımcısı, genel müdürün odasındadır. Yüzünde kibar bir tebessüm, kendi seviyesinden yeteri derecede yüksekte olan 'Genel müdür masası'nın...

Genel müdür yardımcısı, genel müdürün odasındadır. Yüzünde kibar bir tebessüm, kendi seviyesinden yeteri derecede yüksekte olan 'Genel müdür masası'nın karşısındaki koltukta oturmaktadır. Yıllar boyunca çalışarak hak ettiği 'terfisi'nin tebliğ edileceği gün bugündür. Binbir çabayla şirket siyasetinin önüne koyduğu engelleri aşmıştır. Artık terfisi şirket
içinde 'fazlasıyla makul' bir çoğunluk tarafından desteklenmektedir. O raddede desteklenmektedir ki, bu terfi neredeyse 'sembolik' bir hal almıştır. Bu terfinin gerçekleşmemesi şirket içinde büyük bir çoğunluğun 'motivasyonunu' düşürecek, zamanlarının büyük bir kısmını vakfettikleri şirketin 'adalet' anlayışı ile ilgili büyük kuşkular doğuracaktır.
Genel müdür 'iyi bir yönetici' olmak bâbından bu terfii gerçekleştirmeye mecburdur. Ama gelin görün ki, yönetici aşağıyı yönetmek kadar yukarıyı da idare etmekle mükelleftir. Bu her şirkette böyledir. Her yönetici bunu bilir. Bilmeyeni veya bunu idrak etmeyeni de zaten yönetici falan yapmazlar. Olsa olsa bazı yöneticiler, 'az idare' gerektiren 'yukarısı, yukarıları' olan şirketleri tercih ederler.
Genel müdürün yüzünde bugün her zamankinden daha yumuşak bir ifade vardır.
Yöneticiliğin zor anlarında bu ifade kaçınılmazdır. Çünkü böyle anlarda gün yönetim günü değil, 'idare' günüdür.
Birileri bir nedenle bu 'terfii' istememektedir. Bunu ifade etmek de genel müdürün işidir. Genel müdürlerin en filozof, en 'kibar' oldukları günler işte böyle günlerdir.
Genel müdür başarılı bir genel müdürse gözlerini karşısındakinin gözlerinden kaçırmadan konuşmasını yapar böyle günlerde.
Bizim genel müdürümüz de gözlerini kaçırmadan yapar konuşmasını. Kendi makam koltuğundan kalkar, genel müdür yardımcısının karşısındaki misafir koltuğuna oturur. Bu konuşmayı yapmak için makamını terk etmiştir. O derecede samimidir.
Ve 'iyi niyetle' konuşmasına başlar.
"Abdullah bey, bu terfii hak etmedi mi?
Çok samimi ve çok açık düşüncem şudur.
Kesinlikle etti.
Yeni görevini iyi yapamaz mı?
Samimi düşüncem, kesinlikle yapabilir.
Bu mevkii hak etmedi mi?
Vicdanım beni beklemeden cevap veriyor: Kesinlikle hak etti.
Yine içimden bir ses diyor ki, tanıdığım Abdullah bey, fazlasıyla hak ettiği bu makamı, kendi arzusu ile reddetmelidir.
Şirketi kendisinden bu zarif 'jesti' beklemektedir.
Hak edilmemiş koltuğa oturmak yüzsüzlüktür.
Bu hakkı reddetmek ise şövalyeliktir."
Genel Müdür'ün konuşması neredeyse bire bir Ertuğurul Özkök'ün 8 Ağustos tarihli tarihi yazısından alınmıştır. Ve cuk diye kılçıksız buraya oturmuştur. Bu ve buna benzer konuşmalar iş hayatında yüzlerce, binlerce kez gerçekleşmiştir. Lakin bir cumhurbaşkanı adayına böylesi hitap çok rastlanır bir şey değildir. Çünkü böyle 'şövalye hicazkâr makamından hitaplar', mesajı verenle alan arasında bir seviye, bir rütbe farkını varsayar. Böyle bir retoriğe sahip bir mesajın karşı tarafta benimsenmesi bu seviye farkının 'hakikilik' derecesiyle orantılıdır.
Bir cumhurbaşkanı adayı ile bu 'makamdan' konuşulabir mi? Konuşulabilir.
Fikir ve ifade özgürlüğü varsa, bu bir tercih meselesidir. Siyasi görüşünü herkes istediği gibi ifade edebilir.
Bunun 'yapıcı' bir ifade tarzı olduğu iddia edilebilir mi?
Kesinlikle hayır.
Bunun 'yapıcı' bir konuşma tarzı olması için Abdullah Gül'ün hakikaten müdür yardımcısı, konuşmayı yapanın da müdür olması gerekir. Bu bile bu tarzın 'yapıcılığını' garanti etmez. Çünkü böylesi bir hitap karşı tarafta iyi bir kabul görmediğinde hisleri tam aksi tarafa savuracak ve büyük bir infial yaratacaktır. Yani sözün kısası iletişim açısından 'büyük risk' taşıyan bir yaklaşımdır.
Yalnızca kelimelerin 'anlamlarıyla' yaşayan memleketimde üsluplar ve onların çağrışımları neredeyse tamamıyla göz ardı edilir. Halbuki iktidar ve arzusu her daim masum bir üslupta gizli ya da o üsluptan bellidir. Kelimeler ise en sert haliyle bile fakirin ekmeğidir.
Ben Abdullah Gül'ün böyle 'seviyeli, zaviyeli', 'hoş kelimelerle' kaleme alınmış bir yazıdan büyük rahatsızlık duymasını anlamakta hiç mi hiç güçlük çekmiyorum.
Ola ki rahatsızlık duymuyorsa, bundan rahatsızlık duymayan bir
kişi, nasıl cumhurbaşkanlığı makamına layık olabilir, işte bunu anlamam ise zinhar mümkün değil.
O takdirde, ya yarın mesela Mr. Bush, cumhurbaşkanımızla aynı tatlılıkla konuşmaya kalkarsa, o zaman ne olacak?
Bir 'jest' yapıp bunu şimdilik düşünmeyelim isterseniz.