Hakkı Devrim beye karşı nefsi müdafaa

Bir gece konmuşum. Hakkı beyden tapu yok, tescil yok. Kaçak var kaçak! </br>Hakkı bey, siz benden bihaberken, üç kaçak kat daha çıkmayı düşünüyordum ama enselendim.

Hakkı Devrim bey, 12 Mayıs 2007 tarihli yazısında, bir yazıma gönderme yaparak eleştirmek adına yapabildiğini yapmış.
Benimle ilgili bölüm şöyle başlıyor: "Ve dünkü Radikal'de, sizlerle buluşma köşemiz Cihannüma'nın bitişiğinde, H. Gökhan Özgün imzalı yazı. (Bir süredir komşum oldu, ama kimdir bir fikrim yok...)"
Daha sonra yazısı benim yazımdan bir alıntıyla
devam ediyor. "Avrupa kendine yeni bir aday bulmuştur. Hem de bir külkedisi. Doğuştan prenses Türkan,
o güne kadar hiç yüzüne bakmadığı külkedisine, Hayrunnisa'ya ikrah dolu bir bakış fırlatacaktır. Türkan yerine Hayrunnisa. Bu Avrupa neyin peşindedir?"
Sonra Hakkı beyden kısa ve anlamlı eleştirisini alıyoruz, şöyle diyor:
"İçimden suç işlemek geliyor, beni anlar mısınız? Bu yaştan sonra."
Hakkı beyin benimle ilgili giriş cümlelerini hakkıyla okursanız, bu memleketteki hayatın ve zevatın yarısının ruhunu okuma fırsatına da kavuşabilirsiniz.
Bu anlamda 'faydalı bir eser.'
Ben Gökhan Özgün, Radikal'de yazdığımı düşünüyordum.
Meğer, 'Cihannüma'nın, bir nezih 'buluşma köşesi'nin, Hakkı Baba kıraathanesinin bitişiğine Mine Kırıkkanat'ın 'piknikçi Türkler'i gibi sersefil postu sermişim.
Bir gece konmuşum. Hakkı beyden tapu yok, tescil yok. Kaçak var kaçak!
Hakkı bey, siz benden bihaberken, üç kaçak kat daha çıkmayı düşünüyordum ama enselendim. Nasip olmadı. Büyütmeyin bu kadar, bir mülayim kişisiniz, bilirsiniz.
'Mal sahibi, mülk sahibi, kimdir bunun ilk sahibi?'
Ama yine de yıkım ekiplerini göndermeyi tercih ederseniz, cennet bahçenizin huzurunu tekrar tesis etmek isterseniz, kim bilir belki de giderim. Gitmeye hep meylederim.
"Kimdir bir fikrim yok" diyorsunuz, haklısınız, aradan bayram geçti Şeyh'in eteğine yüz sürmeye, mübarek elini öpmeye bir türlü varamadım.
Açık adım Hüseyin Gökhan Özgün. 45 yaşımdayım. Hayatımı, hayatım boyunca yalnızca yazarak kazandım.
Köşe yazılarımı, hâşâ kimseye akıl vermek için yazmıyorum.Yazılarımda kendi hafızamı toparlıyorum. Ve bir umut, 'umumi resmi' bizatihi benim gibi görenlerin hafızasını da kelimelerle düzenlemeye çalışıyorum. Maalesef, bunca sertliğin ortasında 'objektif'ten sizi mutlu edecek 'tatlı', 'prime time' fotoğraflar çıkmıyor.
Ama siz, 'Sen kim oluyorsun?' diye soruyorsunuzdur sanırım. Gelin görün ki, kimse olmuyorum. Bir şey olmadığım zaman, bu sizi rahatsız etse bile ben kendimi daha rahat hissediyorum.
Müsaadenizle efendim, ben bu kadarım. Bana görüneni yazıyorum.
Çünkü biliyorum ki bu memleket, ertesi gün uyandığında hatırlamamaya mahkûm olduğu bir rüyada. Nereden mi biliyorum? Bu topraklarda bu ilk kez olmuyor. İşte buradan biliyorum.
Bu kadarını belki siz bile hatırlayabilirsiniz.
Buraya kadarıyla benimle ilgili yaşadığınız intibah dönemini atlattık. Belki sizi rahatlattık, belki de rahatlatamadık. Ama hakiki bir huzur istiyorsanız, siyasetin afaki, her fikrin fani olduğu bir hapishanede aynı koğuşu paylaştığımızı düşünün.
Zira, üstüme gelme üslubunuz bana hapishanelerdeki 'yeni geleni yoklama' raconunu hatırlatıyor. Bu benzerlik bizzat sizin 'basiretli' kelimelerinizde kendini gösteriyor.
Türkan da, Hayrünnisa da, temsili birer 'tipleme'dir. Yazım sertse, bana arz edilen 'umumi resmin' sertliğindendir. Burada bir yanlış anlamayı düzeltme niyetinde değilim. Anlayan anlamıştır.
Öyle görünüyor ki, yanlış anlayan da yanlış anlayacaktır. Bütün bir yazının anlamını es geçip çağrışımlardan mustarip olmak, bu memlekette son günlerde hızla yayılan bir 'epidemi'dir.
"İçimden suç işlemek geliyor, beni anlar mısınız?" diyorsunuz. Sizi anlamıyorum ama bir yerlerden tanıyorum. Doğduk doğalı, 'elden çıkan kazalarla' uğraşıyoruz buralarda.
Ama ne var ki, benim elimden çıkabilecek kazanın hepsi bu sayfada, bu yazıda.
Ne bir eksik, ne bir fazla.
Yalnız bir şey var Şeyhim, '... beni anlar mısınız?' derken bir 'empati' arayışı içinde misiniz, yoksa okurlarınızı da mı suç ortağı yapmak istersiniz?
Bunu tam olarak anlamadım. Neyse, aslında ikisi de bugünlerde aynı kapıya çıkıyor.
En iyisi size işin kolayını göstereyim. Demokrasiler 'anlaşma' üzerine değil 'antlaşma' üzerine kurulmuştur. Bir demokrat olarak bunu siz de takdir edersiniz.
O yüzden gelin 'antlaşalım.' Cennet bahçenizin huzuru kaçtığında, dönüp bana doğru, bir bağırın. 'Akıllı ol Gökhan, akıllııı!..'
Ben anlarım.