Hoş geldin 'global azınlık'

Bugünlerde o park senin, bu park benim, çocuk eğlemek durumundaysanız eğer, bilirsiniz. Yepyeni çocuk isimleri var tedavülde: İlayda'lar, Mia'lar, Lara'lar, Maya'lar.

Bugünlerde o park senin, bu park benim, çocuk eğlemek durumundaysanız eğer, bilirsiniz. Yepyeni çocuk isimleri var tedavülde: İlayda'lar, Mia'lar, Lara'lar, Maya'lar. 'Daryn' yedekli olsun diye Derin'ler. 'Denis' uyumlu olsun diye Deniz'ler. Arapçanın daniskası olmasına rağmen, İtalyan tadı var diye Mina'lar ve daha niceleri.
Yukarıdaki iddialı yaklaşımın bir adım gerisinde de, daha ziyade itidalli bir ikinci ve daha geniş bir 'trend' var. Burada, 'Ben Müslümanım diye bağıran isimler'den kaçınılıyor. Tercih edilen isimlerin 'ı, ğ, ü' gibi yerel fonetiği barındırmayan, anglo-sakson gırtlağını zora sokmayacak isimler olmasına dikkat ediliyor.
Bu 'kaçmaya, göçmeye, köprüyü geçmeye' uyumlu isimlerin babaları ve anaları, çocuklarının küçük yaşta çok iyi derecede İngilizce öğrenmesini, uluslararası standartlarda eğitim almasını 'olmazsa olmaz' olarak görüyor. Bu uğurda ayda binlerce dolar harcamayı ve bu parayı kazanmak için her şeye katlanmayı da Türkiye'nin değişmez, değiştirilemez bir gerçeği olarak kabul ediyorlar.
İşin garibi, bu insanların ortak bir siyasi görüşü olması gerekmiyor, mesela Avrupa Birliği karşısında da olabilirler, taraftarı da. Siyasi duruşları farklı olabilir, gündeme göre değişebilir, ama söz konusu çocukları olunca aynı meşreptenler. Çünkü kafalarında ortak bir 'fütüristik' tablo var. 'Kaçınılmaz global entegrasyon' tablosu.
'Merkez'de popüler olan çocuk isimlerine 'taşra'nın teveccüh etmesi yeni bir şey değil.
Ama İstanbul'un mesela, binlerce kilometre uzaktaki bir kültürü merkez alması, kendini o merkezin iflah olmaz bir taşralı azınlığı olarak hissetmesi yeni. Çocuk isimlerine varan 'panik atak bir asimilasyon harekâtına' girişmesi, çok yeni.
Bu yeni temayülün ismi 'Türkiye'nin global azınlığı' olmalı. Çünkü azınlık psikolojisiyle hareket ediyorlar. Ya korkularından, ya uyanıklıklarından. Ya da korkunun verdiği uyanıklıktan.
Ayrıca belki de endişelerinde çok da haksız sayılmazlar, bırakın Türkiye'yi, Avrupa bile Amerika'yı merkez alıp taşralaşıyor. Bir Fransız, Fransa tarihinde ilk defa, Avrupa Parlemontusu'nda İngilizce konuşma yapıyor, Fransa karışıyor.
Türkiye'nin diğer yanında ise bambaşka bir büyük tablo var. 'Fütüristik' tabloya karşı 'klasik' tablo. Meşhur Lozan tablosu. Bu tablo, 'klasikten' de öte 'arkaik' bile sayılabilir. Ama sağ olsun, yüz binlerce ölüyle Irak'a 'tabutta demokrasi' taşıyan Amerika, tabloya epey bir güncellik katıyor.
Bu tabloyu satarak hayatını kazananların ekmeğine yağ sürüyor, yetmiyor, bal sürüyor.
Bu tablolara 'Osmanlı hoşgörüsü-Avrupa öngörüsü' adlı postmodern tabloyu ve daha henüz tarzı netleşmemiş başka tabloları da ekleyebilirsiniz.
Yukarıda bütün anlattıklarım da zaten benim 'şahsi tablom' olmaktan öteye gitmez.
Ne kadar anlamlıdır, ne kadar anlamsızdır, bilemem. Bildiğim, bugünlerde Türkiye'de, farklı siyasi fikirler arasında değil, çok farklı 'Türkiye ve dünya tablolar'ı arasında bir savaş olduğu. Ve tablolar savaşının, fikirlerin çatışmasından çok daha acımasız, çok daha tehlikeli, hatta kanlı olduğu.