'Korku'dan 'umut'a bir yol var mı?

Deniz Baykal Abdullah Gül'ün elini sıkıyor ve diyor ki 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı ol.'</br>Abdullah Gül tebessümünden vazgeçmeden cevap veriyor.

Deniz Baykal Abdullah Gül'ün elini sıkıyor ve diyor ki 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı ol.'
Abdullah Gül tebessümünden vazgeçmeden cevap veriyor. 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı olacağım.'
Demek ki Deniz Baykal, elini sıktığı Abdullah Gül'ün 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı' gibi davranabilme kabiliyeti ve sağduyusu olduğunu düşünüyor.
En azından böyle bir ihtimali varsayıyor.
Demek ki, 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı gibi davranan bir Abdullah Gül' devrinde, Deniz Baykal'ın 'Türkiye'nin Meclis'teki tek muhalefeti' gibi davranacak bir ajandası, bir programı, bir bakış açısı vardır.
Demek ki Baykal, 'bir dönemi olağanüstü ilan etmeden' muhalefet yapmaya belki teçhizatlıdır.
Demek ki Baykal'ın, 'korku siyaseti'nden vazgeçip 'umut siyaseti' de yapabilecek bizim henüz bilmediğimiz bir 'umut gündemi' vardır.
Çünkü Abdullah Gül'ün 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı' olmayı başardığı bir dönemde, demokrasinin 'bir yaşayıp görme' rejimi olduğu, 'öngörülerle', dahası 'songörülerle' halkı sokağa dökme rejimi olmadığı anlaşılacaktır.
Çünkü böyle bir dönemde, 'takıyye' varsayımı üzerinden siyasi bir duruş almayı reddeden herkes, kendi ifadeleri hiçe sayılarak 'liberal', 'vatan haini', 'iktidar goygoycusu', 'bölücü', 'Cumhuriyet düşmanı', 'şeriat yardakçısı' vesaire gibi şeylerle damgalanamayacaktır..
Çünkü böyle bir dönemde, 'demokrasi'nin bir vatandaş kellesi muhasebesi değil, bir siyasi ve sivil örgütlenme rejimi olduğu görüşü belki rağbet görmeye başlayacaktır. Demokrasilerde iktidarın, fikren ve siyaseten daha iyi örgütlenmiş, daha iyi odaklanmış olanların bir 'katakullisi' değil 'bir hakkı' olduğu gerçeği bir ihtimal kabul görecektir.
Çünkü böyle bir dönemde, 'müktesebatı' desteklemenin kaçınılmaz olarak AB'yi desteklemek olmadığı, 'Avrupa bizi bölmek istiyor' demekle 'Avrupa işimize gelmez' demek arasında 'kan gölüyle' 'tan yeri' arasındaki fark kadar büyük bir fark olduğu keşfedilecektir.
Çünkü böyle bir dönemde, Genelkurmay Başkanımız 'Avrupa Müktesebatı Türkiye'yi bölüyor' dediği zaman, bunun 'son derece siyasi bir görüş' tebliği olduğu, 'vicdanlı birçok gazeteci ve siyaset adamı' tarafından 'ucuz atlattık' psikolojisinden çıkılıp anında yakalanacaktır. Bir umut, 'kurmaylıktan' 'vatandaşlığa' geçilecektir.
Abdullah Gül'e yöneltilen 'Türkiye'nin cumhurbaşkanı olabilecek misiniz?' sorusu son derece haklı bir sorudur. Yalnız ona değil, her cumhurbaşkanı adayına sorulması gerekir.
Ama öte yandan, bir gün 'iktidar' olmayı umut ettiğini varsaydığım (Yoksa hep muhalefette kalmayı mı umut ediyor? Öyleyse, 'korkunç' bir umut.) Deniz Baykal'a da sormak gerekmez mi?
'Eğer Abdullah Gül Türkiye'nin cumhurbaşkanı' olmayı başarırsa Baykal ve partisi 'Türkiye'nin muhalefeti' olabilecek mi? 'Korku' siyasetinden 'umut' siyasetine geçebilecek mi?
Eğer geçmek istiyorsa ve geçebilecekse, bu 'umut' muhalefetine başlamak için gün bugündür.
Kendisine naçizane tavsiyem, Altan Öymen'in dünkü Radikal'deki yazısını tekrar tekrar okumasıdır. Bilmediğinden değil, Türkiye'deki birçok kişi gibi ya zayıf hafızadan ya da 'tecahülüarif'ten mustarip olduğundan.
Özetle, 'Her şeyin başında' diyor Altan Öymen, 'Seçim sistemi ve yüzde 10 barajı vardı.'
'Her şeyin sonunda da o var.' Kendisinin önünde saygıyla eğiliyorum. Yeni bir şey söylediği için değil. (Demokrasiler de zaten dünya üzerinde yeni şeyler değiller.) Doğru ve daha da önemlisi dürüst olanı, gün sektirmeden tam zamanında hatırladığı ve hatırlattığı için.
Türkiye'de olan bitene bakılınca sorulması gereken tek bir 'gizli gündem' sorusu olabilir.
'Seçim sistemini' değiştirmek istemeyenlerin, bunu muhalefetin hatta iktidarın gündeminin birinci maddesi haline getirmeyenlerin niyeti ya da çıkarı nedir?
Aynı anda hem demokrasinin iktidarında hem rejimin muhalefetinde (AKP) ya da hem demokrasinin muhalefetinde hem rejimin iktidarında (CHP) olmanın getirdiği sonsuz fakat çok zalim imkânlar mı?
Eğer böyleyse, Türkiye tek partili bir rejimle yönetilmektedir. Çünkü Meclis'teki iki parti de aynı anda hem iktidarda hem de muhalefettedirler.
O halde, Türkiye'nin tek bir 'Büyük Yürüyüş'e ihtiyacı vardır. O da, 'bu garip ve gizli tek partiye', yani 'seçim sistemine' karşı yürümektir.