Meryl Streep ve hakikat küfesi

Yıl 1984, ben Norveç'te öğrenciyim. Günlerden bir gün, üniversitenin kampü-</br>sünde aniden küçük çocuklar beliriyor. Sanki çocuk bayramı.

Yıl 1984, ben Norveç'te öğrenciyim. Günlerden bir gün, üniversitenin kampü-
sünde aniden küçük çocuklar beliriyor. Sanki çocuk bayramı.
Bir şenliktir gidiyor. Soruyoruz. Öğreniyoruz. 'Amnesty International' günüymüş (Uluslararası Af örgütü günü).
Burada bugün böyle kutlanırmış. Okullar tatil olurmuş. Okul çocukları ellerinde teneke kutular 'Amnesty International' için para toplarmış. "Vay be" dedik, "ne medeniyet, ne devlet." Biz de bir katkıda bulunduk tabii.
Neyse, gün geçti, akşam oldu. Öğrenci yurdunun ortak mekânında Norveçli öğrencilerle televizyon seyrediyoruz. Baktık ki bu özel gün televizyonda da 'kutlanıyormuş'.
Norveç televizyonu bugüne özel, ta Amerika'dan Meryl Streep'i getirmiş. Meryl Streep küçük stüdyodaki yüksek bir tabureye oturuyor, önünde mikrofon, elinde kâğıtlar. Belli ki bir şeyler okuyacak.
O günlerde Norveç televizyon stüdyoları bizim TRT'den hallice. Stüdyoda sıra sıra sandalyelere oturmuş konuklar da var. Ve Meryl Steep başlıyor okumaya. Şiir okuyor. Şilili bir annenin işkencedeki oğlu için yazdığı bir şiiri okuyor. "Cesedini istiyorum oğlum" diyor anne, "çünkü ancak o zaman emin olacağım acılarının bittiğine"
Şiirin bir ucu insana öyle bir saplanıyor ki, acıdan gerisini dinleyemiyorsunuz bile. Yalnız ben değil, o günlerde Türkiye'den kim ama kim gelse ve bu şiiri dinlese, en azından donup kalır, sessizliğe gömülürdü.
Norveç'te ne oluyor? Stüdyo alkıştan yıkılıyor.
Bir ıslıklar eksik. Olabilir diyorsunuz kendi kendinize. 'Ortak hafızalar'ındaki 'işkence' kavramı hakiki bir kavram değil.
E, 'ortak hafıza' yoksa 'ortak vicdan' da yok.
Derken, Meryl Streep sahneden ayrılmaya kalkıyor. Sonu gelmeyen bir 'bis' başlıyor. Evet, inanmak güç, ama İskandinav medeniyeti ısrarla bir 'işkence şiiri' daha istiyor. Bu kadarı da artık fazla. Norveçli öğrencilere dönüp 'Ne yapıyor bunlar farkında mısınız?' diye soruyorsunuz? Farkında değiller. Kimse değil.
Meryl Streep farkında. Hem de nasıl farkında. Önce bir tereddüt yaşıyor. Ne yapacağını şaşırıyor. Meryl Streep'in duraksaması, dünyanın durması gibi bir şey. Çünkü bu kadın, dünyanın bütün karakterlerini, bu karakterlerin bütün imkânlarını içinde taşıyor.
Neyse sonra toparlıyor. Ve seyirciler adına utanıyor, hicap duyuyor, sanki salonun bütün suçunu üzerine alıyor. Yüzünde donuk bir gülümsemeyle sahneden ayrılıyor.
Böylece ben de 'empati' duygusunun aslında ne demek olduğunu Meryl Streep sayesinde anlıyorum. Bir de, bizde çok sevilen ve bugünlerde çok tutulan başka bir 'empati' tanımı var.
"Şili'de olan olmuş, siz de belli buraya eğlenmeye gelmişsiniz, memleket sizin, kötü niyetli de değilsiniz, sizi mi kırıcam, bana yakışmasa bile, okurum canlarım size iki 'işkence şiiri' daha" empatisi bu.
Norveç'te ilk kez o gece aklımdan 'Bu insanlar iyi hoş insanlar da, çok yabancılar bize. Ben, ufaktan dönsem memlekete' düşüncesi geçiyor.
Bir süre sonra gerçekten de memlekete dönüyorum. Ve yıllar geçiyor.
Yıl 2006, bir gün bir televizyon kanalında Evren paşaya rastlıyorum. Bir üniversite anfisinde 12 Eylül'de yapılan işkenceleri anlatıyor, hafifleterek de olsa işkenceleri doğruluyor. Tabii her zamanki gibi pişkin ve esprili.
Acıklı açıklamasının ardından salon bir alkışla sarsılıyor, bir gülüşmeyle çalkalanıyor ki, insanın kanı donuyor.
Hadi kimsede hafıza kalmamış, hiç havsala da mı yok? Karşınızda duran darbeci bir emekli general.
Meryl Streep olsa bile insanın canı yanıyor.
E şimdi ne olacak, artık dönecek bir memleket de yok. Memleketin sana döneceği de yok.
Ben geçtim artık öyle 100-150 yıllık 'ortak hafıza' oluşturma teşebbüslerinden. Son 40 yıllık 'ortak hafızayı' ve 'ortak vicdanı' kurtarsak, biraz belimizi doğrultsak, fitim.
Bir filozof, "Mesele hakikatin ne olduğu değil, ne kadar hakikati taşıyabildiğimizdir" demiş.
Bizim sırtımızdaki hakikat küfesi bomboş.