'Ne yani, şimdi biz faşist miyiz?'

25yıldır Norveç'te yaşayan çok yakın bir arkadaşım bunca yıl sonra Türkiye'ye yumuşak bir dönüş yapıyor.

25yıldır Norveç'te yaşayan çok yakın bir arkadaşım bunca yıl sonra Türkiye'ye yumuşak bir dönüş yapıyor.
Ve son günlerin siyasi hengâmesinde tarafını seçiyor. Tarafı CHP.
Seçimlerde CHP'ye oy veriyor. Hem İslamcılık hem de epey Avrupai bir global 'vahşi' neo-liberalizm korkusuyla, AKP'yi çok ama çok büyük bir tehlike olarak görüyor.
Onun Türkiye'de kendine seçtiği taraf üstünde düşünmeye değer. Çünkü o bunca seneden sonra bir Türk'ten çok bir Avrupalı. Yani kendine koyu sosyal demokrat diyen bir İskandinav'ın Türkiye'de siyasi seçimi CHP'den yana. Dünyanın en demokrat ülkelerinden biri telakki edilen Norveç'i iyi tanıdığım için iddia ediyorum, bu siyasi virajda Türkiye'de yaşasalardı, beş Norveçli'den dördünün tercihi aynı arkadaşım gibi CHP'den yana olurdu.
Söz konusu arkadaşım benim yazdıklarımı okuyunca soruyor. Ne yani, şimdi ben faşist miyim?
Evet, ben ve benim gibi düşünenler bu dönemde CHP'yi, anti-faşizanlık, anti-totaliterlik, hukukun üstünlüğü gibi temel demokrasi kavramları üzerinden eleştirdik. Yumuşak kişiliğinde faşizanlıktan hiçbir eser olmayan dostumun sorusuna bu yüzden bir cevap bulmak zorundayım.
Onun sorusuna önce bir soruyla karşılık veriyorum. Sen mesela, yan mahallende koyu Müslümanlar otururken (Fatih Çarşamba gibi) kendi 'laik' mahallende huzur içinde oturabilir misin?
Hayır, dedi. Oturamam. Oturamaz. Bir sürü Norveçli de oturamaz. Ben, dedim, demokrasi bizi birbirimizin azizliklerinden koruduğu sürece seve seve otururum. Hatta bunu tercih bile ederim. Aramızdaki temel fark bu. Sen öncelikle bir homojenlik arayışı içindesin. Homojenliğin olmadığı bir toplumda demokrasiye inanmıyorsun. Ama işin garibi, sen yalnız değilsin, bir sürü Avrupalı da senin gibi.
Bu yüzden her göçmen akını yediğinde Avrupa demokrasisi sarsılıyor, faşizan bir hezeyan geçiriyor ve çuvallıyor. Bir 'Avrupalı demokrat' dört jenerasyondur Fransa'da yaşayan bir zenciye, 'istemeden de olsa' bu yüzden göçmen muamelesi yapıyor. Bu yüzden Fransız işçinin namı proleter de, Arap işçi öncelikle Arap.
Avrupa demokrasisi göreceli olarak çok homojen bir kültürel ve toplumsal yapı üzerine kurulmuş. Avrupa'da Batı'ya ve Kuzey'e gittikçe bu yapı iyice homojenleşiyor. Zaten Avrupa, demokrasisinin arşına en homojen toplumlar olan İskandinav toplumlarında ulaşmış. Ve uzun süre bu homojenliğe kimse ilişmemiş.
Türkiye'de demokrasi umut eden bir kesim de demokrasiyi bir fikir olarak değil, bir Avrupai model olarak benimsemiş. Homojen bir toplum modeli olarak. Bu bakışın içinde Bernard-Henri Lévy'nin 'Bir anti-semitizm metaforu olarak anti-Amerikancılık' dediği çok Avrupai bir Amerikan düşmanlığı da var. Bu mutlak düşmanlık, Amerikan olan her şeyin ama her şeyin Avrupa bünyesine ters geldiğini, bu bünyeyi bütünüyle bozduğuna inanıyor.
Yani bir kısım Avrupalı, liberal ahlakla liberal ekonominin aynı şey olmak zorunda olmadığını kabul etmek istemiyor. Ve sosyal demokrat ahlakın her zaman her yerde, liberal ahlakın tam bir antitezi gibi tasarlanmasını istiyor. Bazen açık açık. Çoğunlukla için için.
İyi güzel de, Avrupa milletleri Türkiye'yle karşılaştırınca kültürel ve toplumsal olarak hakikaten çok daha homojenler. Bu homojenliğin üzerinde demokrasiyi derinleştirmişler. Daha geniş ortak vicdanlarla, çok büyük devlet yapılarıyla bu sayede demokrasiyi yürütebilmişler. Amerika anlamında bir 'liberalliğe' ahlaki veya siyasi olarak bugüne dek pek ihtiyaçları olmamış.
Kültürel ve toplumsal homojenlikten fersah fersah uzak bir Türkiye, önce illa bu memleketi Avrupa kadar homojen yapıcam, sonra demokrasiye geçicem derse, bu siyasete ne ad verilir? Hadi faşizanlık, totaliterlik demiyelim. O zaman adını siz koyun. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Homojen demokrat mı diyelim? Zorla güzellik demokrasisi mi diyelim?
Ezcümle, Türkiye'deki bu 'demokrat'lar yalnızca memleketimin garabetler tramvayına binmemişler, aynı anda gönüllerini Avrupa'nın homojen demokrasi rayına da oturtmuşlar.
Türkiye her zamanki gibi kendi kadersizliğini yaşarken, aynı zamanda Avrupa'nın yeni çaresizliğinin bir karikatürünü de yaşamakta.
Homojenlikten her uzaklaşma, Türkiye'de bir rejim tehdidi ya da bir milli güvenlik sorunu olarak tezahür ederken, Avrupa da ise 'yüksek' Avrupa kültürünün çöküşü olarak dehşetle karşılanmakta.
Demokrasi için, Avrupa antibiyotiğinin yanında Türkiye'nin epey bir de vitamin alması lazım.
Yoksa bu ilaç ağzımızda epey yara açacak.