Normal, normal midir?

Abdullah Gül'ün cumhurbaş-kanı olmak için kimseden 'temiz kâğıdı' alması gerekmez.

Abdullah Gül cumhurbaşkanı adayı oldu. Adalet tecelli etti. İlahi adalet değil. İlahi adaletle işimiz olmaz. Yalnızca beşeri adalet. T.C. Anayasası'nın öngördüğü adalet. O kadar.
O kadarcık. O kadarcıcık. Bu kadarcıcık için insanların cıcığı çıktı. Nerelerden geçildi.
Ne darbeler yendi. Ama bu kez yenenler yutulmadı. Şu anda 'büyük zafer' olarak nitelendirilen, Türkiye'nin büyük çoğunluğunun ve işin garibi 'cahil çoğunluğunun', 'hukukun üstünlüğü ilkesini' hazmetmiş olmasıdır. Olan biten bundan ibaret.
Bu Cumhuriyet'te tahsil adı altında 'terbiye' edilmişlerin bunu hazmı öyle görünüyor ki epey vakit alacak.
Söz konusu henüz 'demokrasi' değil. Demokrasi bir süreç, bir yol. Demokrasinin sağı solu, ötesi berisi var. Olan bitenin altı üstü 'hukukun üstünlüğü'. Aylardır birbirimizin üstünü başını yırtarak, saçını başını yolarak tartıştığımız, dikkatinizi çekerim yalnızca 'hukukun üstünlüğü'. Yani 'olmazsa olmaz' bir ilke. Türkiye 'bu olursa olmaz' bir ülkeydi. Şimdi bir ihtimal 'bu olmazsa olmaz' bir ülke olabilir. Bu ihtimal bizi deliler gibi sevindirdi. Çünkü karşımızda deliler gibi ter ter tepinen bir kitle vardı. Hâlâ var. Hukuk biziz çünkü biz 'varoluşumuz'la Cumhuriyet'in ta kendisiyiz diye üstünü başını yırtan bir 'sivil kitle' ve bu kitlenin arkasında da silahlı bir ordu var.
'Hukukun üstünlüğünü' tartışmak aslında bir demokrasi tartışması değildir. Demokrasi zaten bunu varsayar. Hukukun üstünlüğünü tartışmak aslında 'Cumhuriyet'i tartışmaktır'. Cumhuriyet'in varlığını veya yokluğunu tartışmaktır. Çünkü hukukun üstünlüğü yoksa, hukukun üstünde bir şeyler var demektir. Yani egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil kayıtlı şartlı milletindir. Böyle bir Cumhuriyet de özde değil, sözde Cumhuriyet'tir.
Bu garabeti görmek için 'ilkokul tahsili' fazlasıyla yeterli. Bunun üzerine 'Türk tahsiliyle terbiye edilmemiş' bir vicdan ve günlük işlerini kendi halledebilecek düzeyde IQ sahibi olmak da gerekiyor tabii.
Türkiye'de demokratlık, hak edilmiş bir duruştan ziyade imkânı olanların binip gerçeklerden uzaklara açıldığı bir 'lüks yat' olarak tasavvur edilir. Bu yüzden 'demokrasi' üzerinden yürüdüğünüz zaman hemen 'halkçı-gerçekçi' lakaplar hazırdır: 'Süper demokrat', 'steril demokrat'. Çünkü 'lüks yatınızla' Teşvikiye ve Etiler'deki, İzmir kordon boyundaki Baykal halkından uzaklara açılmışsınızdır. Cumhuriyet üzerinden tartıştığınız zaman, onu zaten unutun, o yol yalnızca mayınlı bir yol değil, artık uzaktan kumandalı mayınlı bir yoldur.
Bu süreçte 'hukukun üstünlüğünü' savunanlar insan psikolojisiyle ilgili öyle derinlere inmek zorunda kaldılar ki, bu insanlar 'klinik bir şizofren'e kendilerini ifade edebilecek noktaya geldiler.(Şizofrenlerin temel sorunu tasavvurla hakikati birbirinden ayırt edememektir.)
Cumhuriyet dedik, olmadı. Demokrasi dedik, olmadı. Sonunda bulduk. 'Normalleşme'.
Nasıl ama? Kimsenin zaaflarını yüzüne vurmayan bir kavram. Yeter ki 'dellenmesinler'.
Bakalım 'normalleşme' de anlaşabilecek miyiz? Bunda da anlaşamazsak, siyasi bir çıkış mümkün değil. O takdirde, ben herkese Prozac öneriyorum. Hazır normali çizip tırlatmışken bari şu fani hayattan bir tat alalım.
Abdullah Gül mevzuu, hukuk dışında, ne Abdullah Gül'ün kişiliğine, ne AKP'nin demokratlık katsayısına, ne türbana, ne de kim canı neye isterse bağlayabileceği bir mevzu değildir. Bütünüyle hukuki bir meseledir. Bunu böyle görmek de bir tercih değil bir hak, ammâ ve lâkin aynı zamanda da bir ödevdir. Bir borçtur. Bir vatandaşlık borcudur.
Tabii 'normal' bir cumhuriyette yaşıyorsanız.
Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olabilmesi için kimseden 'temiz kâğıdı' alması gerekmiyor. Halk ona teslim olmamıştır. Halk onu sınamaya karar vermiştir. Hadi demokrat demiyelim, 'normal' cumhuriyetler diyelim, siyaseti bir yargı değil bir sınama aracı olarak kullanmayı tercih eder.
Umarım 'süper normal' şeyler söylemiyorumdur. Kimseyi 'süper normalleşmeci' türünden kavramlar icat etme zahmetine sokmak istemem.
Türkiye normalleşme yoluna girmiştir ama öyle görünüyor ki bundan böyle halledilmesi çok daha güç bir 'anormallik' gündemi meşgul edecektir. Etmelidir de. O da 'muhalefetsizlik'.
Anlamlı ve 'normal' bir muhalefetin olmadığı bir ülkede 'her iktidar' hormonlu bir tabiata kavuşur ve normal bir rejim için ciddi tehditler barındırabilir.
Bunu çözmek de 'muhalefet'in görevidir. Bu çözümü de 'jest' adı altında, son günlerde olduğu gibi iktidardan beklerseniz, geçmiş olsun. O takdirde, zamanla 'muhalefeti'ni de içinde barındıran bize çok yakışan bir 'tek partimiz' olabilir. Niye olmasın ama di mi?